Kasım 21, 2009

görüşmek üzere

Malûmunuz ya da değil, son iki senedir size bu kanal yoluyla ilgimi çeken ne varsa bulup ulaştırmaya çalıştım, güzel de bir çevremiz oldu, sivil diyalogta ne bombalar patlattık birkaçınızla elele verip, en azından kendi çeperimizce. Bugün paylaştığım Roll dergisinin kapanmasıyla alakalı ilk elden bildiride güzelce anlatmışlar anlatmak istediğimi. Yine, malûm yaş geliyor 22'ye, büyüyoruz falan, hengameler fena sarmaşık, elimiz ayağımız karışıyor, zaten kirli olan bir yere daha da karmaşık bir bilgi ağı sunuyoruz, bazen ne paylaştığımızı biz de anlamıyor. Biz dediğim de, ben anasını satayım. Kısacası, biraz ara verip, bit'lerden, domain'lerden uzağa set çekip, master araştırmama ve daha ele gelir işlere yoğunlaşmak adına Ham Ervah'lık bu kadar yeter diyorum. Fenafillah olmaya arzu etmeye haddimiz yok ama kendime az çeki düzen vermem gerekiyor. O yüzden, burayı da olduğu gibi bırakıyor, biraz daha şekilli, sistematik ve daha makûl, daha yapıcı işleri sizlerle paylaşmak için sokağa çıkıyorum.

Teşekkür ederim.

Tekrar görüşeceğiz,

yeni adresimizi de burada paylaşırız sizinle.

sevgiler

interview with An Architektur via Openhagen

Still, all in all we have to be cautious because one of the most well-known abilities of the capitalist system is the ability to incorporate, affirm and make use of actions and strategies that were intended to be critical.

Roll'dan haber var

EXPRESS Sayı:100
20 Kasım - 20 Aral›k


EXPRESS MERAM 100: DALYA

15:35 Katarı

Bir iyi, bir kötü haber. Önce kötüsü: Duymuşsunuzdur, Roll’la vedalaştık, Léo Ferré’ye selam ederek: “Tenk yu şeytan, bize Roll’u verdiğin için.”
Vedamızı krize, ekonomik sıkıntılara bağlayan yorumlar oldu. Doğrusunu bizden duyun: Sebep ekonomi değil. Öyle olsa, Roll’un hiç çıkmaması gerekirdi. Hadi çıktı, birkaç sayıda tası tarağı toplardı. Sebep ekonomi değil, zevk ilkesi. Ya da Sisyphos meselesi –Camus’nün yorumladığı şekliyle.
Malûm, Sisyphos taşı sırtına alır, tepeye taşır, sonra da aşağıya yuvarlar. Sonra tekrar sırtlar, tekrar tepeye çıkar, tekrar yuvarlar. Böyle sürer gider. Bir zorunluluk değildir bu, bir zevk meselesidir. O taşı yukarı çıkarmanın, yuvarlamanın, yuvarlanışını seyretmenin zevki. Hele, kolektif bir faaliyetse. Birlikte taşımanın, yuvarlamanın, yuvarlanışı seyretmenin zevki... Kasım 1996’da, bundan 13 yıl önce, şeytana ve Camus’ye uyup o taşı taşımaya başladık. 144 defa periyodik, altı defa da özel vesilelerle tepeye çıkardık, yazıp çizip yuvarladık. Üç-beş kişiydik, upuzun bir künye olduk.
Gelgelelim, öyle bir noktaya geldik ki, taşıdığımız taş da, üzerine yazıp çizdiklerimiz de, onu yuvarlanırken seyretmek de eski zevki vermez oldu. Bunda, giderek artan maddî yükün, aleyhimize işleyen ekonominin payı var elbette. Ama, belirleyici olan o değil, fikrî-ruhî boyut. Başka bir taş, başka şekiller arzusu. Joe Strummer & The Mescaleros’un “Rock Art and The X-Ray Style”ındaki türden şeyler. Ama başka türlüsü. Turgut Uyar’ın, Roll’un veda mektubumuzda alıntıladığımız deyişindeki gibi:
“Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever, tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”
İki Tuncel Kurtiz anısı bütün hikâyeyi özetliyor aslında. Büyükparmakkapı’daki büromuzda “blind-test” yapıyoruz, şarkılar dinletiyoruz ona, her şarkı bir kapı açıyor. Mevzu her neyse, coşkuyla anlatırken birden durdu. “Kaç satıyor sizin dergi?” dedi. “Üç-beş” dedik. “Boş ver abi” dedi, “üç-beş olsun, bizim olsun. Mesela benim için Amerika Tom Waits dinleyenlerden ibarettir.”
Tom Waits dinleyenlerin başka neler dinlediklerini tahmin etmek zor değil. Kimlerin Tom Waits sevdiği ise sürprizli bir hadise. John Berger mesela. Aslında başka türlüsü de olamazdı: John Berger “buluştuğumuz yer” değil mi?
Peki, Roll’dan sonra?
Sisyphos zevkinden vazgeçecek değiliz elbette. Taş, başka bir taş olacak, başka türlü yontulup başka türlü şekillenecek. Peki, tepeye nasıl taşınacak? Buyrun ikinci Tuncel Kurtiz anısına. Bir Express söyleşisi için Kallavi Sokak’ta beş kat tırmanmaya başlamıştık. O önde, biz arkada. İlk adımını attı, atmadı, Nâzım okumaya başladı, derken Can Yücel’e geçti. Beki de tersi. Ve o arada dedi ki, “çocuklar, merdiven tırmanırken, yokuş çıkarken şiir okuyunca insan hem yorulmuyor, hem sıkılmıyor”. O şiirleri dinleye dinleye, o dizelerin çağrıştırdığı resimleri seyrede seyrede tırmandık. Tuncel Kurtiz’in şahsında Bedreddin, Yılmaz Güney, “Mahabharata” ve “Otobüs” cabası. Ve ne yorulduk, ne sıkıldık.
Şarkı söyleyerek çıksaydık da sıkılmazdık, ama yorulurduk, nefesimiz daralır, şarkı tavsar, canımız sıkılırdı.
Roll şarkılı bir tırmanıştı. Yorulduğumuzu hissedince şarkı tavsamasın, zevk azab olmasın dedik, durduk. Bundan böyle, şarkıları tırmanırken değil, taşı yontarken, üzerine yazıp çizerken, yuvarlarken, yuvarlanışını seyrederken söylemek daha iyi olacak. Daha zevkli anlamında daha iyi.
Tırmanırken ise Tuncel Kurtiz gibi yapmakta fayda var. Telâş etmeyin, şiir dergisi gibi bir niyetimiz yok. X-Ray’den bahsediyoruz ve X-Ray tarzı “rock art”tan. Ya da Godard’ın denklemiyle, “Bir Artı Bir”den. Herkesin kendi kendine yapabileceği bir şey bu. Ama birlikte yapıldığında ve neşredildiğinde daha zevkli olduğu da malûm. Şeytanın dürttüğü de. Uyar mıyız, uymaz mıyız, belli olmaz. Yine de, 2010 başında, Godard’ın yeni filminin, “Sosyalizm”in vizyona gireceğine bakılırsa, taşı yeniden yüklenmek zevkli olabilir. “Kötü haber” diye başladık, ama görüldüğü gibi, lafın gelişi öyleydi, haber aslında iyi.
Şimdi gelelim iyi habere. Bu da lafın gelişi mi iyi, yoksa aslında kötü mü, zaman gösterir. Express’le Roll arasında şöyle bir fark var: En kestirme izahıyla, Roll’da belirleyici olan Camus faktörü ve zevk ilkesi. Express’teki belirleyici ise Gramsci-Sartre faktörü ve organik-angajman meselesi. “Mr. Peters’ın Bağlantıları”nda Arthur Miller’ın özetlediği mesele: “Bir söz ağzından çıkana kadar sana aittir, ağzından çıktıktan sonra sen ona aitsindir.”
16 yıl önce ağzımızdan bir söz çıktı. 16 yıldır o söze aitiz. Ocak 1994’ten Ocak 1997’ye dek, üç yıl boyunca her hafta o sözü taşıyıp durduk. Her seferinde zevk aldığımız söylenemez, ama yolun kendisi, karanlık tüneller bir yana, zevkliydi. Haftalık Express’i ekonomi bitirdi. Noktayı koyduğumuzda, mecalimiz kalmamıştı. Ama, Vedat Okyar’ın dediği gibi, deli gömleği ütü tutmuyor, 2001’de yeniden yola düzüldük, bu sefer aylık olarak ve bir türlü isim bulamadığımız için Postexpress olarak. Zamanla “Post” ekinden vazgeçtik, ama o vazgeçmedi, Express’e yapıştı kaldı. Ama zaten mühim olan isim değil, unvan. X’i gören anlıyor, X-Ray’i.
Kasım 2009 itibariyle, 100. “post” sayımızı idrak ediyoruz. Öncesindeki 154’le, 254 Express oldu. Şimdi makas değiştirme zamanı. 101. sayı, Express’in üçüncü döneminin ilk sayısı. Haftalık, aylık derken, Express bundan böyle 15:35 Katarı. Yani 15 günlük. Nâzım’ın 15:45 Katarı’na (“geçti çığlıklarla 15:45 katarı”) nazire, sarsıla sarsıla ilerliyor 15:35 Katarı. Her ayın 15’inde ve 35’inde bayilerde, kitapçılarda olmak üzere. 35’i rötar payı, yoksa varışı 31’i veya 32’si. Bilemediniz ayın üçü, dördü...
Peki, ne zaman çıkıyor sefere? Mantıken 15 Aralık’ta, ama bakarsınız, Enki Bilal’e ve Pete Doherty’ye nazire “32 Aralık”ta çıkagelir. Ama hayat bu, Lennon’ın dediği gibi, “sen başka bir takım şeyler planlarken olan şeydir”. Öyle bir “şey” olursa, 15:35 Katarı’nı “mor perşembe”ye erteleriz ya da “kırmızı pazartesi”ye, sarsıla sarsıla ilerler.
Haber iyi mi, kötü mü? Öyle ya da böyle, 100. sayı şerefine, Lennon demlenelim. “Starting Over”dan başlayarak...

Kasım 20, 2009

denek1

Şeyler metinselliğinin ayırdına varamadan metinsonrası metinlere gebe kalıyorlar. biz döllemiyoruz sadece; bizi de döllüyorlar, ya 'onlar', ya o şeyler, ya başka bir şeyler, ya da diyemediğimiz diye gösterdiğimiz, göremediğimiz diyememişliklerimiz. okumayı sağdan sola ya da soldan sağa sayfa çevirip satır satır anıştırma ve daha bir milyon yöntemle dünya/âlem sağaltmak sanan özneler, nesneliklerinin kontrolünü ellerinden gönüllüce çıkaralı ve diyebilecekleri hani diyilemezlikleri yitireli çok oluyor. bize yerçekiminden bahsedenlerse, yerakımlarıyla süzülüşlerinin keyfini çıkardıklarını sanırken aslında hiçbir şey bilmiyorlar. Şekspiryen derinliklerinde akamedyalar akademya olduklarını iddia edip fildişi sahilleri'nde permakültür evlerine sonik havuzlar inşaa edip içlerini neyle doldurduklarını pek bilemiyorlar.

kimseyi herhangi bir suçla itham etmek istemeyen ben'ler, illaki suçlayacak biriklerini buluyor. onları suçlamak, suçun gerektirdiği güçle, zira mazlumluk tedavülden kalkalı zaman oluyor, onları güçle taltif etmekle eşdeğer gibi görünüyor bazı bazı.

Tan Lin - Chalk Playground & LitTwitChalk



http://gs164.photobucket.com/groups/u32/LPHZTN76I0/?start=80

Kasım 13, 2009

a selection off the works of Zü.







This is my 300th post under Ham Ervah moniker, and while I am suffering from imnosia, and can't make my means to meet certain ends, there are several spirits who projects a trail of intertextual innerjoy , who provide a soulful of man out of this cursed-by-the-uncanny subjectivity.

Those photos above are a random selection from the works of Turkish amateur illustrator and craftswoman Zü ( né Zübeyde Evin), who is a bosom friend of mine.
It's apparent that she has a soulful of a passionate creative urge both in heart & mind.

This is just an introduction, we'll be sharing more of her works in near future. You can order any one of those little mascots & bootees by contacting me.

Kasım 12, 2009

Türkiye Şiiri Kendini Bilmelidir.

Kendiliğindenliğin güç bela yaşandığı, kişinin kendini güç bela idame ettiği, kendini bilemeden yaşayıp gittiği bir ülkede ve bu ülkenin devletinin şekillendirip ürettiği bir toplumun içinde sürü bunalımının özneyi defalarca kesip, yapıştırıp, çeşitli şekillerde, çoğu zaman, her zaman tanınmayacak halde tekrar sunduğu ve tükettiği, tükenici bir coğrafyada, yine bu coğrafyanın öznesi olduğu bir dünyada yaşayageldiğimiz üzerine çokça kelâm edilecebilecek, nicelerinin nitelikli ya da niteliksiz eleştirileri ve yapıtlarıyla ayyuka çıkalı çok oluyor, hattâ geçmişe yapılan bu göndermeyi rahatsız edici bulup, bunun, bu karmaşa durumunun, Felix Guattari’nin deyimiyle ‘chaosmosis’in her an kendini hızına yetişemeyeceğimiz ve tanımlayıp, öznemize rahat bir nefes aldıramacağımız bir mekânda hayat bulmaya çabalıyor, an be an çokuçlu kutupların arasında sersemce yaşamlar sürüyoruz ya da öyle olmadığını zannediyoruz.
Yazmaya başladığımızda, evvela kendi kişisel hesabımızı kontrol ediyor, birinci tekil öznemizin, hiç de tekil olmayan deneyimlerini ve bu deneyimlerin çelişkileriyle şekillenen güç ilişkilerimizi kendi özyaşam hikâyesi diye sunmaya çalışıyor, eğer kendimizi reddedip ya da olanca kendilindenliğimizle yaşadığımızı cana yakın bir biçimde sunabiliyorsak ve pazarda bunun için şekillendirilmiş kanallara bu iddialarımızla erişebiliyorsak, hem içhuzurumuzu konformizmin fırsatçılığıyla sağlıyor, hem de öyle olmadığımızı, etiğimizin hâlâ bizi biz yapan yegâne etken olduğunu iddia edebiliyoruz.
Başkalarının hesabını tutarken, kendimizi kaybediyoruz, kimliğimizi zaten kimliklendirilmiş kanallardan bağımsızca şekillendirebildiğimizi iddia ederken, boğazımıza kadar ya borca ya da farkında olduğumuz ya da olmadığımız bir utanca batıyoruz.
Türkiye şirininde de durum farklı değildir. Yasalıyla, yasal olmayanıyla, gelenekçisiyle, devrimci deneyselcisiyle,bankalarca desteklenen yayınevleriyle, egosunun muhasebesini yapamayan yayımcılarıyla, eleştirmenleriyle, pratikçileriyle, yeni kamu çeperi internet mecmualarıyla, blogçularıyla, durdurak bilmeden hergün yenisi fotokopiyle ya da az çok geliri varsa adabına uygun görülen usûllerle çoğaltılanı, bedavaya satılanıyla, isim kullanmayanıyla, Türkiye şiiri bugün, Terry Eagleton’ın zamanında postmodernizmi tanımlarken kullandığı ‘hastalıklı bir şaka’ sıfatını tüm kendiliğiyle kucaklayarak sosyal dönüşüme her kanalıyla ket vurmaktadır.
Bunun aksini iddia eden ve benim gibi düşünen niceleri de, kendi içhesaplaşmaları ekseninde görüntüden ve çoğunlukla boş kelâmdan öte bir şey sunamamakta, sunduklarıyla ancak kendi açlıklarını beslemektedirler.
Türkiye şiiri kendine getirilmelidir.
Türkiye şiiri beyaz yakalıların cumhuriyetinin muhasebesini yapmayı bırakmalı, kendini etraflıca ilk elden tekrar tanımlamalıdır.
Bu tanımlama sürecinde teori adamları da pratikle ve sivil diyalogla dolambaçlı ya da doğrudan, bir şekilde iç içe geçmelidirler.
Türkiye şiiri, dergilerden, bloglardan, herhangi bir üniversite öğrencisinin iki günlük yemek parasına denk gelen kitaplardan kurtarılmalı, sadece sokağa inmekle kalmamalı, indiği sokağında adını sanını bilmeli, ayrıştırıcı ve ayrımcı tüm sıfatlarından kendini eksiltmelidir.
Türkiye şiiri, ‘İnsan neyle yaşar?’ sorusunu pazarlama mottosu haline getirmiş, bir reklam sloganı yapmış tüzel kişiliklere insanın neyle yaşadığını sormalı ve cevabını da vermelidir.
Türkiye şiiri kendini bilmelidir.

12.11.2009/Perşembe Gökhan Turhan

.

what keeps mankind alive? that was not a rhetorical question when it was first asked & poised between our inadequate means in an epoch of struggling perceptions. I may also claim the fact that any question & the quest of the question itself is a matter of perception no less than experience.

as a young motivational researcher & student,a simple answer marked by the capital murmuringly & in its all banality echoes through an atmosphere of dissimilar noise & through a noisome spatial place , a hostile niché called the dorm room.

Although I am a conformist non-comformist, I can self-assertingly say that I am not a self-esteemed person, neither any of my personæ swerve around an unethical departure point and fix my identity on a PR is the art conundrum.

I need a place of my own, unrequitedly peaceful one, thus I need money.

Money keeps mankind alive.

Henry Miller by Ron Regé, jr.



http://ronrege.blogspot.com/2009/09/henry-miller.html

Are you tired of writing your own damn poems? Does it feel like you’d rather plunge through the fiery gates of hell rather than come up with one more metaphor/ simile/ aphorism to explain the human condition? There’s so much poetry in the world already! So much language! Why make more?

Excerpt from ' Cyborg Opera : The Synth Loops' by Christian Bök

The Great Order of the Universe by Christian Bök



http://www.poetryfoundation.org/archive/poem.html?id=237152

Kasım 11, 2009

Sapphire ( from Crystallography) by Christian Bök



http://epc.buffalo.edu/authors/bok/

It makes sense that American and Soviet poets – I’m using that term deliberately, in its limited & historically specific sense – born in the 1940s & ‘50s would feel a substantial connection to one another. Both nations were and are sprawling multicultural ensembles with a pervasive ambivalence to that territory in between – Europe. Both are nations with deep racial & ethnic tensions. And both are societies that are – present tense as well as past – deeply addicted not just to power but to the mythology of might as right, leaving many in each society deeply disaffected by the gaps & contradictions

gece sayıksıları



rûyamda böyle musikiler dönüşüyor desem, uyumuyorum ki, rûyalarımı gündüz görmeye sadece biyolojik saatim ve delikanlı metobolizmam da alışmadı, dimahım kendine yediriyor artık, bu sırada, nesnelde ve özelde okulu tamamen kayıt dışı bıraktık, onlar bizi ellemeden önce defterlerinde ya da her nereye kaydediyorlarsa artık beni.

Sabaha karşı Boğaz gören bir binanın Boğaz görmeyen karmakarışık ve minyon mutfağında bir halt edemen pinekliyorum ya gene, paket de bitecek, sabaha bir paket daha alacağız. Demedi demeyin, Beşiktaş'ta şu eskiden Seven Eleven'ının olduğu yerdeki dükkânda sodexho'yla her bir haltı yiyebiliyorsunuz, istediğiniz gediğe taşınabiliyorsunuz sonra aldığınız şeylerle.

Sabah 03.47 saatlerimiz, bir çaya çağıranım olsaydı hayatımda yapmaya üşeneceğim bir şeyi yapıp taksiye atlar gelirdim. Parasız kalmıyoruz bu aralar, her ne kadar para dediğim anca yolumu buldursa da. Bakın, doğum günüme daha aylar var ama, zamanı gelince nasıl olsa zoraki kitap kurdu olduğumu bilenleriniz kitap almak isteyeceklerdir, şimdiden sayıyorum: 1 Ron Silliman- The Age of Huts , var Robinson'da, 2 Christian Bök - Euonia, gene Robinson'da var, 3 John Berryman- Dream Songs, o da Robinson'da var. Bana para harcatmayın, hediye alacaksanız onları alın bana şimdilik. Bir de her türlü Lyn Heijian, Marjorie Perloff kitabı ilgi dahilimdedir. Silliman'ın hele istediğinizi alabilirsiniz. Bakın gidip bir Deleuze & Guattari, bir Derrida, bir Kristeva istemiyorum, onları zaten kendime doğumgünümde hediye edeceğim yazıcıyla basacağım.

Naptım, babamın kredi kartı bende, tonla borç takıp iki sonra o borcu öderken, farkettim ki harcamalarımın yarısını Ortaköy'deki Namlı market'e yarısını da bilimum kitapçılara harcıyorum. Dedim, çocuğum, sen kendine bir yılsonuna doğru hediyesi yap, hemen bir öğrenci sipariş formuyla yarı fiyatına Poetry Magazine'ne üye oldum. Toplamda bir senelik üyelik 45-tl'ye geliyor, şimdi gidip bir kitapçıda bulsak, tanesini 20'den aşağıya satmaz gariplerim.

Bir yıllık Roll'a harcayacağım parayı, ağıt yakarak bu dergiye yatırdım.

Şimdiki hedefimizse, asosyal olan bu bünyeyi memlekette düzenlenen tüm jazz konserlerine olmasa da hakkını vereceğini düşündüğümüz mekânlardaki, hakkını verecek konserlere götürmek. Davetiye bulanları ben öpeceğim, yıllardır sarılmamış kaybı gibi ben saracağım. Canı alengirli yemek, belki de alkollü meşrubat çekenleri de Sodexho'mla ben doyuracağım. Yakınlarda bir Trilok Gurtu konseri var, sanırım Orhan Osman'la beraber çalıcak. En son iki sene evvel adını hatırlamadığım bir piyanistle çalmışlardı ENKA'da.

Gelecek plânlarım arasında ise, cool jazz'a, hardbop'a hakkını veren bir mekân işletmek var. Gerçi şehrin eğlencesinin nabzını tutan beybabalar, zamanında bir mekân işleten arkadaşımın mekânında çıkacak adamları arayıp, biz daha bizimle çalışamazsınız diye korkuttukları gibi, Ben Ron Carter'ı getirdiğimde bana da yamuk çizerlerse, ben de onların barlarını yakarım. Evet, ben yaktım ulan da derim. O değil de, biz hergece bir şekilde devrim kardeşimle otururuz Ortaköy sahilde yurda yakın olduğundan, hep aklıma Jazz Center gelir, adı da var Istanbul Jazz Center. Düşündüm, oraya bir akşam bir konsere gitsem, cebimi en az bir ay doğrultamam. Nasıl bir caz merkezi anlayışı bu, caz dediğin de halk müziğidir, tamam kimse beleşe gelmiyor ama hazır Ortaköy gibi bir yerdeyken, niçin arada, sırada, güzelce Ortaköy sahili gibi bir mekâna da nazırken açık hava halk konserleri düzenlemiyorsun sen, çok mu zor?

Kimse beyazyakalıların cumhuriyetinin hesabını yapmasın bana.

sevgimle kal.

Kasım 10, 2009

Roll over Roll


Dün akşam dolaşırken Cihângir taraflarında, bir dükkânın önünde gelişigüzel tezgâhta eskim sarısına yakın bir renkte kapaklı bir Roll sayısına çarptı gözüm, eski sandım, en son sayısıymış. Evet, en son sayısı. Yani son. Kendinden önceki son sayısı da diyebiliriz. Ne farkeder. Bu konuda yazmaya gerek duymuyordum aslında, yazsam da ne farkeder durumu da değil de, istemedi canım. Az önce ŞangaylıKız'ın bloguna bakarken, veda mektuplarını okudum, daha son sayıyı almadım, akşam çıkar alırım, gene dergime göre indiririm güzelim albümlerini. Ben bir dönemin uzun süre kitap okumayıp sırf Roll okuyan adamlarından biriyim işte, özenle her taşındığım eve 2 bavulu bulan sayıları da taşırdım, annemden ah işite işite. Olmadı Roll da diyemiyorum, oldu işte, her şey güzel oldu. Teşekkürler Roll.

TENK YU ŞEYTAN
Müsaadenizle bir veda sigarası yakalım, bir veda “kalem”i yuvarlayalım. Diyarbakır meyhanelerinde “kalem” deniyor “yolluk”a...
İlk yudum Turgut Uyar’ın ruhuna:
“Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”
İkincisi de Uyar’a:
“Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı diyelim sonsuz eksi bir hayatın adıdır bu.”
Üçüncüsü Latin aşkına:
“Sonuncu yoktur, sondan bir önceki vardır!”
Dördüncüsü, 144. Roll’a, sonsuzdan bir önceki sayıya. Veda sayısına. 13 yıl önce bu mevsimde şeytana uyduk. Uyunca da, baktık olmazsa olmayacak, zaten olmuş olmayacak olan, “olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” deyip yola çıktık. 13 yıl önceki kasım ayının ilk günlerinden bu yana 144 defa buluştuk –altı da “özel”i, toplam 150.
Yaradı valla. Hepimize yaradı.
Ya şeytana uymasaydık?
George Harrison, “Beatles olmasaydı dünya sıkıntıdan patlardı” demiş. Doğru. fiu da doğru: Roll olmasaydı sen-ben-o sıkıntıdan patlardık.
Vedalaşırken gözlerinden öpelim Léo Ferré’yi: Tenk yu şeytan! Bize Roll’u verdiğin için.

pev

Mekânla öznenin ve topluluğun ilişkisi binbirtürlü şekillerde sorgulanagelir hanihanihanidir. dün gece uykusuzluktan öğlenimi yaşadığım 01.00 sularında okulumun önünden geçiyordum, bir afiş bilmemkaçıncı kez dikkâtimi kesti, Eski Yapılara Yeniden Hayat vermek, kısacası kullanılamayan mekânları pratik ve praktist kullanım amaçları üzerinden tekrar canlandırmak üzerine bir konferans, bir sempozyum, ne derseniz deyin, belli ki.

Sonra yurduma geldim. Bizim yurt okulun anlaşmalı olduğu birtakım insanların gözde semtlerden aldığı nispeten eski apartmanları sözde öğrenci evine dönüştürerek işlettikleri bir müessesenin Ortaköy şubesi. Yukarı katlar bayağı bildiğin Boğaz manzaralı, güzel çay içiliyor sabahları, eğer o dairelerden birinde kalmak için ayda yaklaşık 1.250 küsur tl'yi götten çıkarabilecek kapasiteye, yakaya sahipsen.

Öğrenci yurdu deyince aklıma, zamanında bir ay kaldığım, kısa dönem 'apti'lik yaptığım, Maçka'daki KYK'ya bağlı deniz manzaralı erkek kışlası olan Abdi İpekçi Erkek Öğrenci yurdu geliyor. Orada, herkesin kendine ait birer masası, birer dolabı vardı, bolca deniz manzaralı, sonra duşunuzu birkat aşağıdaki ortak banyolardan birinde alıp, bornozunuz cereyanda üşüşe uçuşa odanıza çıkar, yatağınıza girer uyurdunuz. Bildiğin öğrenci yurduydu, bu ev çakması gibi öğrenciyi odaya hapsetmiyordu, ders çalışma salonu ayrıydı, odalar ayrıydı, toplanma alanı genişti.
Şimdi bizim yurt ev olma iddiasında olduğundan toplasan 60 metrekarelik dairelere üç kişiyi ve beş kişil bir aileye yetecek fonksiyondaki beyaz eşyayı doluşturmuşlar, odalara birer LCD televizyon atmışlar, yatak koymuşlar, yatağın başında bir masa, bir toplantı odası, bir ortak çalışma salonu hiçbir şeyi yok, bu mekânda sizden hayatınızın her şekilde fonksiyonlamasını söylüyor. Azbuz da değil, ortalama 1.000 tl ödüyor burada paralı kalanlar, ben güzelce bir bursu sömürüyorum burada işte dört senedir.

Bu kadar niye yazdık, yazdık ki şundan yazdık. Böyle bir şehirde yaşıyorum, adı İstanbul, 22 yaşımdayım. Özerkliğimi oluşturamadığım bir mekânda altım YÖK, üstüm Şura, uğraşıp duruyorum, kendimi de eleştirmenlik sıfatıyla taltif ediyorum tam burda. Araştırmalarımı yürütmem için boktan da olsa bir eve ihtiyacım var. Bu mekân-işlev ilişkisi bu aralar sinirimi o kadar çok geriyor ki uyuyamıyorum.

Güzelce bir evde yaşıyor ve sıkılıyorsanız, sessiz ve de hoşsohbetseniz, jazz seviyor, fesleğen beslememe izin veriyorsanız, beni yanınıza besleme olarak alınız.

Kasım 01, 2009

Blanchott, Le silence des écrivains, via Isabelle

Geçirmekte olduğumuz şu birkaç ayda, bazı yazarların şüphelerini tanımlamak elbette ki çok zor: Neden bazı entelektüeller düşünsel çalışmalarda da görüleceği gibi ,tamamen vazgeçtiler? Hangi düşünce ya da hangi düşüncenin yokluğu nerede basılacağı, yazılacağı ve düşünüleceği konusundaki bu verimsiz sınamaya kılavuzluk ediyor tıpkı yasaklanmış yıkıcı güçteki bir ahlaksızlık gibi? Nasıl oldu da bu tuhaf durgunluk noktasına geldiler, kendileri için de sır ve cehennem olan bu noktaya? Bu türden bir düşünsel durumun sebeplerini araştırmak bugün sınırsızca anlamsız olmaktan öteye gitmez. Bütüne açıklama getiren en görülür nedenler üzerinde düşünüyoruz biz de. Yenilginin izlediği savaş, yenilgiyi izleyen savaş, tüm meseleye kendi zorlayıcı yanıtlarını getiren bu ezici nedenlerin aksine ne üzerine düşünebiliriz? Sessizliği tarif ederken bile, sessizliğin kendi erdemine sahip olduğunu anlıyoruz. Bilinmez olmak için hakiki yönünü bizden alan bir krizin açıklamasını yarına bırakmak daha akıllıca olmaz mıydı? Bununla birlikte, birçok kitapta beliren bir olgudur bu, bazıları okunmayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eder ve biz, yazılmamış ve doğal olarak “o” olmak zorunda kalmış olgusal yığını, bu namevcut kitaplar ve geçerliliğini yitirmiş olanlardan müteşekkil uçsuz bucaksız kütüphaneyi düşünürken, “doğru” bir okuma gerçekleştiremeyiz. Bu his, okuma alışkanlığına sahip birini sınayabilen, en benzersiz hislerden biridir.
Ne zaman ki yapıt belirir, mucizevi ya da istisnai olan bir şeyleri görmekten alıkoyamayız kendimizi, öylesine doğala benzer ki, hiç kimse daha fazlasını yazmamıştır, yazarın nosyonu yıkımda kaybolmuştur, birçok başka diğer görünüm tarafından çok uzaklara taşınmıştır. Yeterince büyük bir kaygının işareti buradadır. Herkes bunu hissetmedi, ama şoka maruz kalmış olan herkes sessizliğin zahmetli saçağından başka bir şeyini yitirmemiş kitapların süren mevsimini, bu dikkat çekici entelektüel fenomenini bilecektir.

(...)

Maurice Blanchot, Le silence des écrivains, Chronique Litéraires, Journal des Débats,1941-1944
Çev.Isabelle

devam edecek...

Ekim 29, 2009

Şirketlerin çükü küçücük kalsın inşaallah

Slate'ten Jack Shafer'in 7 Ekim tarihli haberine göre, Birleşik Devletler Federal Ticaret Komisyonu tüketici haklarını (!) korumak ve adab-ı muaşeretine uygun olmayan reklamcılıkla mücadele etmek adına yeni bir yasama doğurmuş. Buna göre, herhangi bir blogger, eğer karşılığında belli bir mebla ödemeden, yani beleş , bir ürünü, bir kitap, bir maskara, bir prezervatif, bir dizüstü bilgisayar, belki de bir vibratör ya da şişme bebek de olabilir bu, üreticisinden alırsa, alıp da bunun hakkında bir yorum, eleştiri yazarsa, yazar da bunun beleş bir ürün olduğunu ve hangi üreticiden aldığını belirterek yazısını bitirmezse, buna facebook ve twitter duvar iletileri de dahil, rakamla $11,ooo yakın bir ceza ödemek zorunda kalabilirmiş.

Uzaktalar yahu, bizim ne işimiz var diye düşünenlerimiz olabilir, ama geçen sene içinde kapatılan sitelere, bu sitelerin ortak yönünün müzisyenlerin, yazarların, kısacası sanatçıların 'iş'lerini keyflerine göre paylaştığı sosyal ağ tabanlı musiki, video siteleri göz önüne alındığında, TT'nin 122 kadar kişiyi tutuklattırışına, aynı zamanda kendi veritabanından kendi seçtiği müzikleri pazarlamasına, yahu tekel oluşuna baktığında, bu kapitalist kendi kendimi korurum avam umrumda değil, sike sike de ödetirim uslûbunun burda da mevcut olduğunu güzelce hatırlayıveririz.


Bilenler bilirler, eğer okunan, bilinen bir blogger'sanız, kimi ürünlerin üreticileri, kimi kitapevleri, kimi müzik şirketli kapınıza kadar postalarlar ürünlerini, iyisinden kötüsünden bir eleştiri alabilmek için. Mesela zamanında izin alınmadan Trendsetter'da yedikızkardelşler yazılarımız basıldığında, bir yazımda Starbucks kelimesi geçiyor diye, Starbucks'ın danışman firması mail'le ulaşıp, bana bir hediye göndermek istediklerini söylemişlerdi, ben de bir French Press'imiz olur, bir Kolombiya kahvesi de gönderirler, sabahları okula gitmek için uyanmak adına bahanemiz olur diye iletişim bilgilerimi göndermiştim, onlar göndermemişti bana hediyemi, o ayrı, burdan da hatırlatmış olayım kendilerine. Bana bir de Starbucks dostu olduğumu anlamışlarmış onu demişlerdi. Neyse, yatakodama çok sokmayayım sizi.

Özellikle yurtdışında, Amerika gibi edebiyatını okuduğum bir coğfrayada, başta Ron Silliman olmak üzere, edebiyat eleştirmenliği blogger'lığı hayli yaygındır. Bu insanlara ayda ortalama 100 kadar kitap gönderildiği de olur. İşte bu insanlar, hakkıyla ve para almadan yaptıkları bu işi yaparken artık politiken doğruculuk oynamak zorunda bırakılacaklar anladığım kadarıyla yasanın yürülüğe gireceği 1 Aralık tarihinden itibaren.

Şimdi aklıma iki ay kadar öncesinin Express dergisinde Elif Şafak'ın 'Aşk' doldurmaları üzerine Haziran adlı, ama soyadını şu anda hatırlayamadığım bir yazar, gayet de hoşuma giden bir eleştiri yazmıştı. PR'ın asıl san'at olduğuna ve göğüs hizasında pembe Aşk'ını tutuan Shafak'ın nasıl da Celalettin Cerrah beygillerin daveti üzerine korsanla savaş babında bir toplantıya geldiklerinden tutalım da, kitabın erkekler, kimi erkekler sanırım bu erkekler, almaktan çekinmesin diye Doğan Kitap tarafından bir de gri renkte basıldığını anlatıyor, bunlar hatırladığım detaylar, kusruma bakmayın, aslında bu âşık'ımızın nasıl da bir PR kişisi ya da piyonu demem daha doğru olacak güzelce gösteriyordu yakın okumasıyla söz konusu yazıda.

Şimdi, bizim müziğe, kitaba ona buna para ödememiz gerektiğini basbas bağıran san'atçı kesimin, eleştirdikleri kapital liginin piyonu olmalarını kendi karacahilliklerine verirken, sadece bir derslik okuma listemin yaklaşık 100 küsur milyon lira tuttuğu, evet, o altı sıfır hâlâ işliyor bizim cebimizde, aynı zamanda ortalama dönem başı 7 dersim olduğunu hatırlatırken, hem o kadar özgür sanat diye bağırınıp, hem de kendi ülkesi adına konuştuğunu göstere göstere kıç sallayıp, bacak bacak üstüne atıp şovmenlik şovvomenlik yaptıkları venülerin revenülerinin san'ata hiçbir katkı sağlamadığını, kendilerinin halk için sanat yapıyoruz diye anca kendilerini kandırabileceklerini, varsa yoksa şirketler ve kitap okumayan patroncukları için çalıştıklarını hatırlamama gerek var mı diye kendime sorarken, bu durumun aslında gelişmekte olan yeni medyaya yapılan saldırı olduğunu, interneti tekelleştirmek isteyen medya patronlarının bunu beceremeyeceklerini gördüklerinde kendilerinden beter hukuk devletinin tüm aparatlarıyla ortaya nasıl giriştiklerini, kendi götünü kollamaya çalışan post-Fordist '29 sonrası kapitalizm gibi nasıl da geleceği öngöremediklerini, bu yüzden de yeni medyaya ve bağımsız seslere saldırıp, güya geleneksel yayıncılık, patronculuk anlayışlarını sürdürebileceklerini düşünmelerinden ileri geldiğini iddia etmemiz abesle iştigal olmaz.

Bu kadar lakırdı etmemin nedeni, bu durumun beni güncel sanatla, kuramla insanlık için ilgilenen ve bu alanda uzmanlaşan şahsı şehzademi endişelendirmesi oldu. Gün geçtikçe daha çok endişelenecek adımlar atıyor birileri ama iş gittikçe sarpa sarıyor. Bu tür yasaların, kapanımların ancak bir açıklaması olur, o da : karatavuğun gırtlağını nasıl sıktım abi gördün mü?!


AÇ VE DUYARLI sanatçı arkadaşlarıyla beraber bu insanlık adına bir şeyler yapmayan uğraşan bıyıkları yeni terleyen bir sübyan olarak sadece sizlere, mevcut sanat ve ses duyurma anlayışının değişip, değişip de aktivist dinamikleriyle daha yaşanabilir bir dünya eleştirisi getirmesi yolundaki mücadelemizden ara sıra huysuzlanarak kayma ihtimalini düşündüğüm sizlere yalnız olmadığınızı belirtmek adına yazıverdim.

copyleft'e evet! sanat yaşam içindir.

şirketlerin çükü küçücük kalsın inşaallah.

Ekim 28, 2009

minor

biri beni dışarı çıkarmalı.

Ekim 27, 2009

Serdar Turgut'un halt yemeleri

Mizah güldürmeli, iğrendirmemeli.

DIY book

We are all, to some extent, controlled by others who don't understand or care about our wants and needs - managers, landlords, city councils, creditors, police courts, and politicians. How do we break out of this system of control, where we all, willingly or unwillingly, exert power over others, forcing them into actions they'd rather not do?
One solution is to challenge and provide alternatives to the rules, leaders and hierarchies that largely direct our daily lives and shape the way our societies function. We need to develop a different understanding of power - where people work with each other rather than seeking to control and command. And we need to find ways of relating to each other without hierarchy and leaders.

Ekim 26, 2009

deneysel musiki üzerine ezcümle birkaç fikir akıntısı 1

..hasta hasta oturmuş onuncu tel sigaramı püflerken ve Tetsuo Furudate'nin 'Othello as Noise Opera' çalışmasını dinlerken, aklıma festivallerimiz geldi, sonra içimden her türk evladı gibi keşke notveç'te olsaydım yılın şu sıralarında gibi bir iç geçirme geçirdim yıldız yokuşundan camımdan baktığım kerouac'ın tek şahidi boş göğe doğru. iki hafta sonra Trondheim'da bir festival vuk'u bulucak, serbest doğaçlama festivali başlıklı bir festival. adını tam olarak hatırlamadığım, ama punkt gibi güzelce bir adı olan bir festival daha vuk'u buluyor oslo taraflarında yılın bu zamanı. alabildiğine noise, doğaçlama, rezonans, atonalite vesaire.

işte düşünüyordum, aklıma senede birkaç kere birkaç sermayedarın desteğiyle düzenlenen caz festivallerimiz düştü. son senelerde montreux'ya özendiklerinden değil sadece elbette cazın giriştiği ve harbiden sevindirdiği dönüşümün ülkemizde de farkedilmesinden sonra son derece olmasa da bayağı iyi bir tutarlılıkla future, elektronik vesaire sıfatlarla andığımız jazz müzisyenlerini, hiphop kuşağı groove'cuları, dj tabanlı cazcıları ülkemize, daha doğrusu mekânlarına ve venue'lerine davet etmeye, bizi de görmeye başladılar. Söz gelimi en son Akbank Jazz Festivali'nin yelpazesine bakarsak, ne demek istediğimi az çok anlatabilirim sanırım- ki aynı şey temmuz ayında düzenlendiğinden dolayı ömrümde bir kez dahi katılma şansına erişemediğim İstanbul Caz Festivali için de geçerli. Kabaca tanımlayacak olursak daha çok deneysel topluluklara ve isimlere sahne imkânı tanıyorlar. Bunlar arasında eskitoprak yeni deneyselci, eskitoprak hep deneyselciydi de imkânların harbiden el verdiği günde gerçekten über-deneyselci, yeni kuşak su katılmamış deneyselci, aslında bir boka benzemeyip de her şeye lounge etiketini yapıştıran radyolarca ünlendirilmiş deneyseciler , kısacası her kuşaktan ve tabandan onlarca yelpazesi geniş müzisyen bulmak mümkün.

İşte tam burda iDans'a bakıyorum ya da son dönemde atağa geçen türk çağdaş dans sanatçılarının işlerine baktığımızda ya da türkiye'ye getirilen isimleri incelediğimizde müzikle gerçekten sınırların izini süren, hattâ bence Deleuz'cü bir eylem anlayışıyla hareket eden birçok isme rastlamak mümkün.

tam burada düşünüp duruyorum, aklıma zamanında galataperform'da özellikle betty ween ve benzeri müzisyenlerin, adını fazla anmadığımız ama işlerine dinlediğimizde saygı duyduğumuz müzisyenleri adlarını saymaya gerek duymadan eklemenin mümkün olduğu performanslar, zamanın ctrl+alt+del projeleri, apartman projesi gibi işlerle ilintili müzisyenler geliyor sadece.

ben gerçekten kuzey avrupa'ya ya da fransa civarlarına gitmeden, konsepti sadece deneysel musiki olan, kendi çapında aşmış ya da vaat edici müzisyenlerin caz festivalleri kisvesi altında değil de gerçekten adı üstünde bir Emprovize Müzik festivali bünyesinde türkiye'ye getirilmesi konusuna şu an itibariyle takmış bulunuyorum.

fikirlerini paylaşmak isteyen olursa buradayım:

msn: hilmi.pir@hotmail.com

directly from Brian Holmes' personal weblog, please pay at least a modest attention.



Here I want to lay out the elements of a coordinated research-education-writing proposal and submit them to the critique of anyone who cares, in order to hopefully find some partners for the implementation and realization of what could be a new and more socially significant way of learning and producing cultural/intellectual content. Let me know what you think! – BH

“The revolutionary takes what the people give in confusion and returns it in precision.” I heard that bit of leftist wisdom at an informational meeting for the US Social Forum and realized that at the very least, I could apply it to the 60 or 70 published essays I’ve cobbled together from multitudinous sources over the past ten years. The essay by its nature has the strength of singularity, delving into some particular juncture of cultural potential and social reality, of facts on the ground and human aspirations to exceed their determinant force. The logic of exemplarity makes the essay useful to others: it casts a sharply focused pool of light whose very clarity suggests the immense obscurity of all the depths that remain unplumbed. Yet an essay is never a systematic theory. Its objects, its referential context and its metaphorical structure are too specific to be applied anywhere else. The essay is “writerly” in the sense that Barthes described in S/Z: it stimulates some other writer’s efforts to do something completely different. Yet at a certain point, the sophisticated meandering of the writerly is just egotistic bullshit. What you owe us is a solid theory, man, something other people can understand and apply wherever they need it. OK, so that’s what I’m gonna produce. But not alone.

I want to teach a course but not a traditional one. What appears most promising is to develop a multi-authored networked archive combining simple bulletin-board functions with a specific problematic, a syllabus, lecture outlines, extensive source texts and reference materials, and ultimately the finished elements of a complete theory of power, conflict, emancipation and political solidarity in contemporary times. This evolving networked platform — necessarily password protected to elude the limitations that copyright places on the free dissemination of knowledge — would be used as a basis for actual seminars, whether in academic or cultural contexts where I would be paid by some constituted institution, in DIY contexts where the motivation of a group would be sufficient to organize the sessions, or, absent myself, in unforeseeable settings where the strength of the materials and the course articulations could be utilized by whoever so desired and was able to make them bear unexpected fruit. In the best of cases, the seminar would unfold dialogically or multilogically, with other theoretical eggheads who would propose counter-examples, problematizations or completely alternative formulations of the subject, while nonetheless taking care to recognize that there is an original thinking-and-working being in the (virtual) room with them. The students of such a course would obviously be free to develop their own investigations and exceed the reach of their putative and temporary masters (let’s remember that Marcuse did his Habilitationschrift with Heidegger, and published it despite the latter’s utter disapproval). In short, such an endeavor would evince the dignity befitting autonomous men and women in search of the others who can help them on their quest to forge a collective framework of existence.

The theory I want to develop deals with the forms of subjectivation, cooperation, control and struggle against capitalist and imperial oppression in the so-called post-Fordist or neoliberal period, 1978-2007 — ie, the period from which we are now emerging. But to characterize this period fully requires a step back to the Keynesian-Fordist manufacturing economy and the American-led world-system (1939-67), from whose ruins the financialized neoliberal order sprang. Both of these periods display a large number of systemic regularities, and indeed, they seem to call for an “ideal type” of individual, of the kind which I initially described in my 2002 text, “The Flexible Personality.” The ideal type — a cruel but useful sociological fiction — is a kind of composite portrait of the real individuals whom a given period calls forth, and to some extent actually produces, in order to support its major functions, to staff its command posts and carry out its most pressing tasks. In short, the ideal type is the existential figure of systemic regularity. But to understand how we move from one socio-economic paradigm to the next means examining the periods of crisis when systemic regularities break down: 1929-1938 (the Great Depression), 1968-77 (May 68, the US defeat in Vietnam and the years of relative Third World independence), and above all, 2008-? (the implosion of neoliberalism and the decline of American hegemony – or “hegemoney” as Arrighi says). What’s being proposed, therefore, is not only a theory of historical regularities, but also of historical change.

Crisis is as important to define as stability. It occurs when there is no longer an acceptable “fit” between four broad dimensions of social life: a mode of industrial production, a system of economic redistribution, a cultural horizon of beliefs and expectations and an international military/monetary order. It is inseparable from conflicts over the political structure of society and the direction, meaning and value of its development. Periods of crisis contain the seeds of far-reaching transformations in technoscience, labor organization, artistic expression and democratic legitimacy; but only some of those seeds take root and grow to the point where they come to saturate the ecology of a stable system. How do the process of systemic change unfold in lived experience? What are the pathways toward a new social order? To reach the level at which change actually occurs demands a micropolitical understanding of the ways individual subjects and small groups learn to tolerate and “inhabit” the dominant social structures, and above all, how they unlearn their tolerance for domination and seek new ways of living. Thus the four macropolitical dimensions have to be characterized, not only as attributes of an abstract social whole, but as concrete factors weighing upon and configuring the multiple “worlds” of distinct groups and individuals. Here I will make use of Guattari’s fourfold cartography of subjectivity, and attempt to characterize both the ideal types and certain real groups in terms of the existential territories that they inhabit, the aesthetic constellations that help open up their sensibilities to the larger environment, the social formations or “machines” that they construct with others, and the relation to abstract ideas that continually deterritorializes them and precipitates them into difference (or what Guattari calls “chaos”). The search for an understanding of how people change in chaotic times is what motivates this project. To move through the present period of crisis will require not only the capacity to innovate, but also the perspicacity to place bets on which trends will ultimately cohere into a new stable order — if any ever do…

The construction of a theory like this entails mountains of reading and long periods of tenuous, trial-and-error interpretation, which is why the context of a seminar could be very useful. But the expression of the theory should be succinct, striking, impeccably logical and rich in artistic metaphor: that’s the work of writing. Fortunately I have done a lot of the initial research already, and sedimented it in the aforementioned confusion of essays. Therefore I will propose some of my own texts as course materials, principally from my new book Escape the Overcode: Activist Art in the Control Society. These essays will be augmented both with the source materials on which they are based and with new materials that arise from the process of investigation. This archive could be further enriched by anyone who wanted to develop parallel or contradictory research. For the moment I am conceiving four chapters — Four Pathways through Chaos — and a kind of “envoi” or closing flourish, focused on singular artist-activist projects unfolding today. The chapters could be entitled:

Glaciated Territories
Power’s Reversals
Pocketbook Control
Metamorpheus
*** Envoi ***

–The first path would study the development of Keynesian-Fordist industrial society and the emergence of cybernetic control systems during the Cold War phase of American global hegemony. Key texts — to be further augmented as work goes on — would be my own “Future Map,” selections from James Beniger’s great book _The Control Revolution_, two essays from James Boggs’ 1964 book _The American Revolution_ and Antonio Negri’s landmark essay, “Keynes and the Capitalist Theory of the State Post-1929.”

–The second path would examine various facets of the 1968 uprisings in terms of the Foucauldian-Deleuzean understanding of the reversal of macropolitical power into micropolitical agency. This is not the specific focus of any existing text of mine devoted to the late 60s and early 70s, so here the texts would be selections from Deleuze’s “Foucault,” Judith Butler’s “The Psychic Life of Power,” and, anachronistically, my own text “The Potential Personality.”

–The third path would consider the new form of hyper-individualized control society that emerges over the last three decades from the crisis of the 1970s and the global redeployment of capitalism; it will focus on the iPhone as an exemplary vector of “pocketbook control.” Texts here would be my “Flexible Personality” and “The Absent Rival: Radical Art in a Political Vacuum,” with an additional reading of Stiegler’s short book “For a New Critique of Political Economy” (which should be out by December), as well as another of my texts called “The Speculative Performance” and a couple of short selections from the Koolhas book, “The Harvard Guide to Shopping.”

–The fourth path would propose a theory of collective metamorphosis through artist/activist practice, based on Guattari’s assertion that what we need is not a microphysics of power, but a micropolitics of desire. This kind of collective transformation takes place against a stark background of control, as portrayed for popular consciousness in the film “The Matrix.” Texts would be my own “Guattari’s Schizoanalytic Cartographies” and “Decipher the Future,” along with an essay by Suely Rolnik entitled “Geopolitics of Pimping,” with, as an annex for anyone not yet familiar, Deleuze & Guattari’s plateaus, “How to make yourself a body without organs” and “Apparatus of Capture.”

–Finally, the “Envoi” will put all of these elements to work in a look at contemporary artist-activist projects, particularly EcoBox (as well as its subsequent developments) and Hackitectura.

***

One can easily imagine that at a place like 16 Beaver in New York, other interested participants could present films and artworks corresponding to each of the periods and problematics, as well as generating an intense closing discussion on artistic and activist strategies in the present crisis. One could easily imagine that a course like this could be team taught with another researcher or group of researchers who would be able to critique certain orientations, propose other bibliographies, concepts, epistemologies, finalities, or even polemically oppose certain decisions, as part of a personal investigation or maybe even, if things worked out particularly well, as part of a shared writing process. The interesting question on the receiving end would be, who would want to take such a course? What does this kind of “student” look like and above all, desire? How would they participate, contribute, take over?

An encouragement and a sense of social and technical possibility comes from the courses currently being proposed at the The Public School (for architecture), http://nyc.thepublicschool.org/about. Many people seem to be using the impressive a.aaaarg.org site as a text archive for proposed classes, as in this one on attention economies: http://a.aaaarg.org/issue/3556/attention (the texts are archived on AAAARG, the class is taught at the Public School). The use of the AAAARG site appears like a good thing because it is becoming a socially recognized format, offering lots of use-value to anonymous visitors. Other platforms could, of course, offer similar functionalities; the question is where one can give the most encouragement to a non-normalized, free and open ethic of learning and elaborating technical, organizational, artistic and political knowledge.

All of this remains to be done and the outline above is just a first step, there remains a lot of work before anything is realized. The researcher and media critic Arnim Medosch is working on very similar questions and has agreed to help develop some of the content and argumentation as part of his own projects (this text was initially published on the collaborative platform he has put together, The Next Layer). A context does exist for four seminar sessions and a public lecture at the invitation of the European Graduate School in Toronto, which is a good stimulus for moving ahead. The production of other, perhaps more experimental contexts depends on finding a few collaborators. So let’s see what happens.


Ekim 25, 2009

cazır cazır

..yeni haftanın pazardan gelişini çocukluğumdan beridir sevmezdim, hâlâ da sevmiyorum, açıkçası sevmeye de çalışmıyorum. zaten yurt ortamında neredeyse hergün aynı terane, aynı tas aynı hamam koy bütün anaavratata sözleri bir olup anlatsınlar o derece dimah kemirici.

yaklaşık üç haftadır okula da adam gibi uğramıyorum, birkaç derse uğradım, pynchon işleniyor diye, sanırım o derse devam edeceğim, bir sonraki kitap John Barth'ın 'Lost in the Funhouse'u olucak. sevgiyle bekliyoruz. tüm bunları geçtim, bizim soba kurumu kılıklı ticarethene üniversitemizde, özellikle bizim bölümümüzde bütün dersler bir nev'i zoraki seçmeli olmakla beraber, yüzde yetmişlerde bir devam zorunluluğu saçmalığı var. şimdi oturup bir üniversite nasıl olur diye anlatmayacağım, ne o denli teorisyenim, ne de aklımdan şu motto bir an olsun çıkmıyor: altımız yök, üstümüz şûra. hepsini geçtim kadın araştırmalarına giriş dersinde en azından dinozorca da olsa kuram & eleştiri üzerine yoğunlaşması gereken ablamız hâlâ Mary Wolstonecraft'ta, hâlâ hangi yazarın hangi kitabı var, moll flanders'ın hangi kocası bankacıydı, joseph k. ziyaretine gittiği mekânda duvarda kimin tablosunu görüyor modunda takılıyor, biz beowulf'ın kılıcının adını da asla unutmayacağız sayesinde. tüm bunları geçtim, tam yedi dersim var, yedisi de sadece kendine çalışıyor. boşver.

aklıma deleuze'ün terrori kavramı düşüyor sadece şu anda.

okuldaki sanal mahkemenin kapısına kapı yazısı: 'Mülküyet hırsızlıktır.'

Sanatsal aktivist eylem: koçan koçan dağıtılan bedava gazetemiz, ailemizin gazetesi Wall Street Journal'i okulun girişinde yakmak. Daha sonra da The Yes Men usülü bir kopya hazırlamak: Iraq war ends.

hepsini geçtim, benim tek başıma yaşayacağım bir eve ihtiyacım var.

yine hepsini geçtim, UCL'de Digital Anthropology MA programı var. okumak istiyorum, dilerlerse diploma vermesinler, kabûlüm, peki masrafları karşılamak adına verir mi buralardan birileri bana sene de 15000 sterlincik kadar- kdv dahil.

her şeyi bırakıp güzel bir kahve yapıp bırakmak istediğim ama yârenim olduğunu kabûl ettiğim sigaramı yakıp da güzel bir cazır cazır albüm bulup internetten de indirip plâktan dinlermiş gibi doğal doğal tadını çıkararak dinlemek kadar güzeli akşamüstülerinden sabaha karşılara kadar.

şu anda büyük olasılık konserlerine gitmeyeceğim, konser tarihlerini dahi bilmediğim, bilsem de harbiden parasızlıktan gitmeyeceğim, param olsa da gene gitmeyeceğim, ulan Ron Carter olsa gitmeyeceğim artık, Hypnotic Brass Ensemble'ın albümünü dinliyorum, keyfim yerimde, yatağımda ipek gibim yatıyor Deleuze abim.

kimbilir neler yazmayı unuttum yine:

.

bu arada ne zamandır ziyaret etmediğim bir site geldi aklıma, girdim, okudum biraz biraz, özlemişim, tavsiye ederim, şuradan üfürünüz:

http://www.jazzistan.com/

Raining Animals Project

Raining Animals : Narrative :: Visualization from Raining Animals on Vimeo.



http://www.raininganimals.net/

Skhizein

Skhizein from Josef K. on Vimeo.

Ekim 23, 2009

Thomas Pynchon- The Crying of Lot 49

http://oyc.yale.edu/english/american-novel-since-1945/content/sessions/session-12-thomas-pynchon-the-crying-of-lot-49

Son dönemde geç de olsa keşfettiğim ve gerçekten sevdiğim yegâne yazarlardan Thomas Pynchon'ın, PostModern Lit. sınıfında da analiz ettiğimiz 'The Crying of Lot 49' adlı eseri üzerine Yale Open Courses'tan bir sınıf kaydı. Özellikle bölüm arkadaşlarımla paylaşıyorum, değerimi bilin demiyorum dahi.

kaynak: open yale courses

Hans Abbing on Autonomity of the Artist

Article: Autonomous Artist still rules the world of culture by Hans Abbing

Yarı zamanlı ekonomist ve sanatçı olan Hans Abbing'in iki sene evvel kaleme aldığı bu metin 'romantik düzen' olarak referans verdiği sanat & piyasa arasında kendini arayan sanatçının otonomluğu ve bu otonomun emek , sermaye ve sanatçının bu ikisi açısından kendini tanımlama, kendini 'satın alma' sürecine ucundan odaklanıyor. Keyifli okumalar.

kaynak: a.aaaarg.org

Sakharov Prize for Freedom of Thought 2009 goes to Memorial

Istanbul- Avrupa Parlementosu başkanı Jerzy Buzek'in perşembe günü düşünce özgürlüğü adına verilen Sakharov Ödülü'nün bu sene Rus insan hakları örgütü Memorial ve Rusya'daki tüm insan hakları aktivistleri adına Oleg Orlov, Sergei Kovalev ve Lyudmila Alexeyeva'ya verildiğini açıkladı. Ödül töreni 16 Aralık günü Strasbourg'da gerçekleştirilecek.

Sakharov Ödülü , ırkçı müsamahasızlık, zulüm ve fanatizme karşı mücadele veren müstesna kişilikleri ödüllendirmek adına her sene bir isme veriliyor. Ödüle ismini veren Andrei Sakharov gibi, bu ödülü alan kişiler insan haklarının uygulanması ve düşünce özgürlüğünün yaygınlaştırılması adına sabırlı savaşlarını sürdüren kişiklerdir.

kaynak: Frontline Defenders

Ekim 22, 2009

Pelin Tan interviews Brian Holmes

You claim that “collective aesthetic practices, proliferating in social networks outside the institutional spheres of art, would be one the major vectors for this double desire to grasp and transform the new world map”. You describe it as a do-it-yourself geopolitics. Sometimes, as a person from the site of art production coming exactly from 1990s DIY practice, I have doubts about it as I also face a lot the danger of getting quickly normalized and institutionalized as soon as you create an autonomous network and space. How to prevent it… among the art events, markets, bodies of institutions and state?

Yeah, you’re quoting a text written at the end of the network-fever period, around 2003, summing up the kind of wild enthusiasm we felt during the height of the counter-globalization movement. A lot was done, important experiments with political consequences, and I wanted to inscribe some of that in my essays, especially the ones gathered in the book Unleashing the Collective Phantoms (2007) but also in the text “DIY Geopolitics” from my recent book. Of course you cannot do that stuff in art contexts and museums get filled with a lot of opportunistic simulations of activism that does not really exist. For me as a theorist, it was necessary to move on to other ways of working. However, if you look at a figure like John Jordan, he has gone back to assuming the persona of an artist, teaching and performing, and at the same time he keeps on inventing aesthetic techniques for protest interventions, like CIRCA – the Clandestine Insurgent Rebel Clown Army – which is a huge, viral, multitudinous practice. Someone like Alex Foti, who is not an artist, had a similar influence in the EuroMayday movement. So, art or not, who cares? The important thing is to try new experiments after the former inventions come back formatted and repurposed, overcoded. That’s why I say, “Escape the Overcode” – you can never hang on to the old stuff, society takes it away from you. Despite all that I think the art scene is good for more concentrated and sophisticated aesthetic practices, good for developing theory, good for getting around and meeting people too. I publish for free, collaborate, protest, subvert whenever I can, and I am not too worried about being recuperated, although frankly the whole Biennial episode was pretty embarrassing for me, I am not used to making such compromises. However, that’s the breaks of operating in an alienated society: the content and orientation of the Istanbul Biennial was great, a huge advance over what is normally done, but the frame, determined by other forces, was pure neoliberalism, with an additional national-fascist component brought by Koc. You could say similar things about Documentas 10 and 11, the big difference is that there was more protest in Istanbul, bravo for Istanbul, obviously I appreciate it! However, I do think the work of WHW has had very positive effects over the last ten years and I do want to help change the art institutions so that they are more meaningful and can maybe even help people to survive what promise to be the dangerous decades of the early twentieth-first century. We’re not there yet, the institutions have not been transformed, as the recent experience proves.

No Mea Culpa

05.30 in the morning, listening Skream thru headphones, having the grippe, being bereft of the unreal commodity, the legal tender, to afford a random healt inspection at the time being, couching, nose sniveling, I am making it to morning to add that much to my non-attendancy at the legal crucifixion concentration camp university, I am not only bored but overwhelmed by the apparatus and vast spaces of enclosures imposed & regulated by the system.

I am not to detail the detailment of the system; what difference does it make whatsoever, for a system is a functioning one all the time.

I guess, I am on the verge of becoming a motivational researcher as Brian Holmes refers to them. I have recently noticed the fact, and started dismantle the pieces and parts that cons me in guise to a rather puppetman way of activism.

today, I wanted to buy a book as did I yesterday and would I tomorrow. But, I have to enter some numbers that the system randomly set for my ID, thus enabling me having a credit card, thus enabling me with a plastic card that has numbers on it, and a three digited security number, and it's all hoax and poax.

that's ok to a certain extent in a way we are bound to numbers and labels, however
that book I want to have is about $15, and the shipping price is about as twice the book.

so, I want to manifest that I am with you guys from Scribd.com, from a.aaaarg.org, from The Pirate Bay etc.

I am not happy as I am pushed into.

I believe that any hindred on the way to total disclosure of freedom from all that induced as vitalities yet only trivilaties be destroyed in anyway it is reasonable for that very specific situ.

I am in situ.

No mea culpa.

Ekim 21, 2009

kapak olsun: İnsan Neyle Yaşar?!

ben de "millet hala patlamadi hayret!?" diyordum ki; bu geldi...
fikirlerinize sunuyorum sevgili arkadaslar...

Merhaba arkadaşlar,

Bana İKSV ile ilgili gelen bir mail'i sizlerle paylaşmak istedim, aşağıda yazılanlar bana ait değil fakat tamamiyle katılıyorum.

İKSV'nin etkinliklerini ne kadar zevkle takip ediyor ve destekliyor olsam da (sermaye bağlantılarını bir yana koyabilirsek) işin "mutfak" kısmında yaşananlar dahi tartışmaya oldukça müsait gibi gözüküyor...

Yakından tanıdığımız emeğin sömürüsü durumunun yakından tanıdığımız bir kurumdaki tezahürünü bilginize sunuyorum...

Herkesi bu e-mail i yaygınlaştırmaya ve bu 'derdin' kamusallaşmasına katkıda bulunmaya çağırıyorum.

Sevgiler.

***

2010 Istanbul Bienali'nin hazirlik surecinde bir sanat projesinde calismak yapmak icin yaptigimiz basvuru sonucunda IKSV projede calismak icin secildigimizi bir mail ile iletti. Mailde belirtilen is kosullari su: Hergun 4 saatlik calisma karsiligi 17,5 tl. Yani gunluk ucret 35 tl imis, 4 saat de yarim gun sayildigi icin 17,5 tl.. Saka gibi gelen bu maili aldiktan sonra icimizden biri asagidaki sahane maili IKSV'ye cevap olarak gonderdi...


***


Merhaba,

Ben çalışmaktan vazgeçtim.


Sanırım en azından bir ya da birkaç
kişiden bu yanıtı bekliyordunuz, çünkü 10 kişi ile çalışmak istediğinize karar vermiş olduğunuz ve bu
mesajı 10 kişiye ilettiğiniz halde neden hala görüşmelerin sürdüğünü başka
türlü açıklayamıyorum.

Gelelim vazgeçmemin asıl
nedenine:

Evet ücretin çok olmayacağını bana
söylemişti sanatçılar. Ancak bu kadarını beklemiyordum.

Şöyle anlatayım:
Fındık toplamanın günlük işçi yövmiyesi 30
TL'dir.
Zeytin toplayan köylülerin günlük ücreti
20 TL, kadın ve çocuklarda 12 TL'dir.
Ne kadar üzülüyoruz değil mi bu ücretlere?
Ama sanırım siz değilsiniz üzülen? Ve bu kölelik düzenini değiştirmek
isteyen...
Bir de şöyle sorayım: Eve gelip 20
dakikada elektrik sorununuzu gideren elektrikçiye ne kadar para veriyorsunuz
acaba?
Belki size en yakın gelecek eşleştirme
şudur: Leonard Cohen konserini orta karar bir yerden seyretmek için sizinle tam
10 gün çalışmam gerekiyor. Düşünün, konsere ancak girebiliyorum bu
parayla...

Asgari ücretten de düşük bir
ücrete insanları -üstelik sanat üretiminin bir parçası
olmaları için- köle gibi çalıştırmak istediğinizin farkında
mısınız?
Değeri bu mudur sanatın?
İlgili sanatçıların eserlerinde işçi
sömürüsü yapıldığından haberi var mı gerçekten?
4,5 saat sanat icra edecek
olan kişilere biçtiğiniz tutara bakın: 17,50 TL !!!
Bu mudur sizin Brecht'ten anladığınız?
Brecht, tek bir tane oyun kitabını alabilmem için sizin yanınızda 3 gün çalışmam
gerektiğini bilseydi ne derdi acaba? Üşenmeyip, Mitos-Boyutu arayıp kitabın
fiyatını sormaya ne dersiniz?

Ayrıca çalışma saatinin azalmasıyla
ücretin düşmesi de nedir?
Günlük iş, bir kişinin gününü başka bir
işte çalışamayacak şekilde işgal etmek demektir.
Yani benim 14:30-19:00 arası sizinle
çalıştıktan sonra çıkıp başka bir işte çalışma ihtimalim nedir
sizce?
Yani bir saat bile çalıştırsanız, benim
bir "günlük ücretimin" olması gerekir. "2 gününüz 1 gün eder" gibi kelime
oyunları yapmak, dalga geçmekten başka bir şey değildir.
Sendikalaşmanın gerekliliğini vurgular o kadar. Yeteri kadar aşağılanmış olduğumuzu
düşünüyorum.

Bu emailinizi (sömürünüzü mü demeliydim
bilemiyorum) ilgili bütün kurumlara iletip insanları kaç paraya nasıl
çalıştırmak istediğinizi belgeleyeceğimden kuşkunuz olmasın. Belki bienal
sırasında birileri gelip, çalıştırdığınız kişilere "ne kadar ücret veriyorlar?"
diye sorarak etkinliğin yönünü bile değiştirebilirler.

Evet Brecht insan neyle yaşar diye sorar?

İnsan onuruna yaraşır bir biçimde
yaşaması gerekir diye de ekler değil mi?
En azından bu işe Brecht'i
bulaştırmasaydınız. Yazık!

Diğer arkadaşları da bu işte çalışmayı
reddetmeye ve İKSV'yi ve Bienali çeşitli iletişim kanalları aracılığıyla
protesto etmeye davet ediyorum.

Ekim 19, 2009

One Fast Move or I am Gone: Kerouac's Big Sur! Oh Boy Oh Girl! Açılın kaçılın!

'Peace Groups' arrives in

"Peace groups" enter Turkey today at the city of Başverimli (Tılqebin) in the Silop district of Şırnak in the southeast of the country. The idea of installing peace groups was brought up by imprisoned Abdullah Öcalan, leader of the militant Kurdistan Worker's Party (PKK).
According to Fırat News Agency (ANF), 8 members of the PKK will come from the city of Kandil and 26 refugees from the United Nations Mahmur Camp will join.
As reported by ANF, the Mahmur group will deliver letters to the president, the prime ministry and the parliament. The group is going to move on to Ankara to talk to MPs in the parliament. This group consists of refugees that had to migrate to Iraq after their dislocation between 1992-1995.
Öcalan suggested that one group should also come from Europe.

Ekim 18, 2009

günden filanlar

..süt ve sigara da güzel gidiyor, bilen bilir bunu, kanıtlanması gereken bir doğru da değildir ve sabah değil de öğlen gibi uyanan bizim gibi kent delikanlı kız & oğlanları birer mandaline soyup yedikten sonra dolaptan pastörize sütlerini bir bardağa boşaltıp da sigaralarını yaksalar ve açık cam önlerinde benim gibi otururken bir de mutfaktaki camı açıp cereyanda kalmasalar daha makûl bir hayatları olurdu.

..aslında iki gündür yağan şu yağmuru seviyorum İstanbul'da. Sadece İstanbul'a özgü değil elbette, gittiğim tüm kentlerde bu tarz yağmuru seviyorum. Kimisi ahmak ıslatan diyiyor ama arkadaşlar gelin görün ki arada sırada ahmak ıslatan oluyor o yağmur, durmadan yağıyor işte, ne güzel, her yer ıslak, her ne kadar dün gece küçük bebek yokuşu'ndan aşağı sallanırken ayaklarım kaymış olsa da, zor durmuş olsam da, bacaklarım hâlâ sağlam olsa da seviyorum ben bu yağmuru. bir de her şeyi İstanbul'la özleştirme sıkıcılığının bu kentten pek dışarı çıkma şansımız olmadığından dolayı böyle olduğunu düşünmeye başladım son sıralar. kentten dışarı çıkma şansının olmaması birkaç kanala ayrılabilir ve üzerine saçmaca yorumlar yapılabilir ama benimki artık bir bağındalıktan çok imkânsızlıkla eşdeğer. parasızlıktan ne iklim konferansları, ne beleş kahve şansları kaçırdım geçen hafta ya da anlayamadığım sebeplerden beni çok kaliteli gören o STK'ların hem Ermenistan'dan, hem de Budapeşte'den birer red mail'iyle geri dönmesi de hoştu tabiî bu aralar tam da ihtiyacım varken azcık dışarı çıkmaya.

..benimki biraz da böyle; study session'ları, network toplanmalarını turistik geziye çevirmeden psikozbozumuna çevirme şansımı da tepmiyorum, seviniyorum vesaire.

..dün gece Uzak İhtimal/Wrong Rosemary'ye gittim Beyoğlu Sineması'nda akşam 9.15 seansına. parasızlıktan biraz da yoğunlaşamamaktan ve fazla yoğunluktan pek konserdir, tiyatrodur, sergidir, sinemadır, hani şu minik halar işte onları pek yapamıyorum ben üniversite son sınıfta olsam da hâlâ da beceremiyorum ve aslında pek de canım istemiyor ama dün gece gittiğim film son zamanların kendini bana en sevdiren türk filmi oldu.

Şimdi uzun uzun o ilişki üçgenine girmeyeceğim ama filmin minimalliği, gerçekliği olduğu gibi verişi, Görkem Yeltan'ın ve Nadir Sarıbacak'ın su katılmamış yürek dolduran oyunculukları, dokunsan kırılacak bireylerini bir o kadar yaşayarak aktarışları beni gerçek anlamda doyurdu. Ersan Uysal'aysa şapka çıkarıyorum o kadar. Filmden çıkınca her şey bir daha rahatlamıştı, daha güzeldi yürümek o yağmurda o kalabalığın arasında işte. Ne diyeyim, istemiyorum psikanalitik yorumlarda bulunmak, tren yolculuklarına atıfta bulunmak. Son sahnede yavaştan ağlayışı Musa'nın ve tüm salona genizinden yankının dolması en az Klara'nın sessizliği kadar etkileyiciydi. Gidin, görün.

Bir de son Altın Portakal zımbırtısında dönen olaylara değinmek istemiyordum ama değiniyorum. Kimi teyze ve amcaların 'Min Dit'i sevmeyiş şekilleri bana gündelik bulaşıklarımdan ötesinden başkasını hatırlatmadı. Merak etmeyelim, o teyzlerle amcaların da günü sayılı, ben artık zamandan medet umuyorum, diyaloğun turşusunu çıkardıklarından olsa gerek. Henüz görmedim 'Min Dit'i, gösterime girmesini de sabırsızlıkla bekliyorum. Bir de artık devlet erkânı içine ettiği san'at ortamlarından elini çeksin bence, podyum yapmasınlar öyle gecelerde.

vesaire.

Ekim 17, 2009

safsata jurnallere giydiren giydirene sabah çayı saati - 1



'Bu anket sadece ankete katılanların görüşlerini yansıtmaktadır. Bilimsel bir değer taşımamaktadır.' , diye kendini pazarlayan müessesem mesuliyet kabûl etmezci ibare sabah sabah uyumadan evvel nedense bir göz atmak için uğradığım ntvmsnbc.com'da gözüme çarpan haber değeri taşımasını umduğum ama bulduğumu yemeye de tenezzül etmediğim anketin hemen altında yer alıyor. Mevzuyu hepimiz ailecek biliyoruz zaten. Mr.Baykal sa:yın' Erdogan'a yazılı ulaşıyor, cevabını yazılı alıyor, sonrasında da kameraların gözetimi altında bir görüşme isteğinde bulunuyor, olumsuz yanıt alıyor, kriket ligimizin sezon ortası orta heyecanlı maçlarıdan birinin ilk çeyreği sona eriyor. Mesel herkesin üzerine bir şeyler söylediği, eleştirmenlerin eleştirmenliklerini cilaladıkları, toplumcu olmayan toplum mühendislerinin marifet ve hünerlerini ortaya dökmek için ağızda kaşıkla yumurta taşıma yarışı yaptıkları ve aslında bu kadar cibiliyetsiz* ellere bırakılamayacak kadar ciddi olan 'Demokratik Açılım' meselesi son raddede. Ama konumuz bu değil şimdi. Konumuz son IMF-DB gösterilerinde de mide bulantan tavrını ve kendini Çeçenistan'da esir alınan insan hakları savunucusu gibi göstermeye çalışan çakma muhabirler ve bir o kadar gönlüküflü editörlerinin önünde saygıyla kolbastı teptiğimiz malûm kanalın, yani 'medya'nın tavrı.

Ne yazmışlar, bilimsel bir değeri yokturmuş bu anketin. Mesuliyet kabûl etmiyormuş anlaşılan müessese. Peki, bu müessese nasıl oluyor da kendini medya'dan sayıyor o vakit diye safça bir soru sorasım geliyor kendi kendime ama zaten anaakım denilen ve aslında ancak kaderine bırakılmış bir İstanbul arkasemtinin kurumuş boşaltım deresi gibi kokan bu organların ne idüğü belirsiz post-al-organizmalar olduğu aşikâr.

Sabah sabah böyle bir açtım ağzımı yumdum gözümü uyku semesi jurnalliğine girişmemin sebebi de yine az önce criticalstew.org'ta 3 Haziran tarihli Kishore Budha'nın aktardığı P.Sainath imzalı köşeyazısı oldu aslında. Başlığında şunu diyor : ' Medya'nın kalbinde iki şey öldü: İsyankarlık ve Rikkat Duygusu.' Kısaca özetleyecek olursak Bombay taraflarında bir moda&tasarım olayına çokça gazetecinin ilgi göstermesi ve bunu haber yapması yanında yalnızca bir saat uzaklıktaki köyde o mankenlerin giyindikleri entarilerin pamuğunu üreten çiftçilerin ekonomik eşitsizlik ve asıl toprak ağası devletin kredilerle oynaması yüzünden kaç çiftçinin intihar ettiğinin bir haber değeri olarak görülmemesini eleştiriyor Painath, yaklaşık 512 kayıtlı gazeteciden sadece 6'sının bunu haber yapmasını açıkyüreklilikle kınıyor. Yazısını da şöyle bitiriyor: '' İnsanların hikâyelerini anlatacağımız yerde, mal' satıyoruz. Şüphecilik yapacağımız yerde şakşakçıyı oynuyoruz. Gazeticiliği en iyi şekliyle istediğimiz zamanda en kötüsünden stenografiyle geçiniyoruz. [...] Istırap çekene huzur, konformist olana da ıstırap vermek olan gazeteciliğin yegâne prensibini altüst etmiş bulunuyoruz.''

Şimdi, biz kendi aramızda alternatif medya organlarımızla halvet olurken, NTV'nin bu internet haber - halkı bilgilendirme işlevi görüyor bu arada bu, kahve önünde tavla atarken geyik çevirmek manasına gelmiyor- sitesinde yayınladığı ankette en azından bir 'yüzyüze görüşşsünler' şıkkını şapsalca aradım, bulamayınca afalladım demenin pek bir manası yokmuş gibi çalınabilir kulağımıza ama değil. Amacımız zaten halka ulaşmak değil mi? Eğer halka ulaşmaksa bu medyanın yonja.com ağzıyla yaptığı anketin banalliğini de göstermek, istediği kadar ne kadar yolu var bir o kadar da omuzlu olup istediği kadar cezayı ödeyecek kadar parası olsun, yastığı benimkinden dolgun olsun, bu 'adam'ların ve kendini 'adam' hisseden kadınların karşısında en azından biz soğukkanlılığımızı yitirmemeli, bir satır Beckett okumamış garibin her akşamüstü kahve saatimize nihilliğiyle edişinin haleti ruhiyyelerine bürünmemeliyiz.

sevgiler.

Slavoj Zizek on capitalims via Democracy Now!



Ekim 16, 2009

cry


well, lying on a friend's couch looking on to the Bosphorous Bridge, having just seen Trier's 'AntiChrist', making it on Pynchon's 'Lot 49', I am hereby appalling to Ron, send me a copy of your fucking 'The New Sentence'. FedeX charges me of $19 in the name of His Holiness the Shipping for a book that only costs $15. I searched out all the bookstores and libraries in Istanbul and the rest, yet there's even no fucking photocopy of any of your works. Now, from now on, I decided that I am going to translate it into Turkish in a couple of years. I need to supply my organism with caffeine&nicotine. thanks.

"İnsan hakları ulusal kurumu"na ilişkin hYd'nin görüşleri / 24 Eylül 2009

T.C. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’na
Ankara


İnsan hakları alanında kurumsallaşma çabaları çerçevesinde hayata geçirilmesi planlanan “uygun bir insan hakları yapılanmasına” dair görüş ve önerilerimizi rica ettiğiniz ilgideki yazınız, İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) kurucuları arasında bulunan derneğimize de ulaşmıştır.

Ülkemizde ve dünyada herkesin temel hak ve hürriyetlerden etkili bir biçimde faydalanması için uzun yıllardır çalışan insan hakları örgütleri olarak bilgi, deneyim ve görüşlerimize başvurulmasını memnuniyetle karşıladığımızı belirtmek istiyoruz. Bunun yanısıra, bahsedilen yapılanmanın Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş bulunan Paris İlkeleri’ne uygun bir biçimde kurgulanacağının taahhüt edilmiş olmasını ve daha önceki tecrübelerden farklı olarak, söz konusu ilkelerin “Oluşturulma Biçimleri ve Bağımsızlık ile Çoğulculuk Güvenceleri” bölümünde yer alan birinci maddeye, yani kurulması düşünülen kurumun, ilgili sivil toplum örgütlerinin deneyim ve görüşlerinden etkin ve anlamlı derecede faydalanan bir süreç içerisinde şekillendirilmesi prensibine bu ilk aşamada riayet edilmiş olmasını da, müsbet bir yaklaşım olarak değerlendiriyoruz..

Uluslararası standartlara uygun olarak yapılandırılacağını taahhüt ettiğiniz bu sürecin arzu edildiği gibi “sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi ve sonuçlandırılabilmesi” için başta insan hakları örgütleri olmak üzere diğer kuruluşlarla şeffaflık prensibi temelinde şekillenen, istikrârlı ve sürekli, açık ve eşit bir diyaloga dayanan bir çerçevede gerçekleşmesi şartında hemfikir olduğumuza inanıyoruz.

Bu minvalde, ilgili yazınızda bizden talep ettiğiniz çalışma, görüş ve önerilerimizi, bir defaya mahsus ve tek yönlü bir iletimle kısıtlamaktan ziyade, karşılıklı etkileşim ve birlikte çalışmayı öngören bir süreç içerisinde paylaşmayı önemli ve elzem buluyoruz. İlgili çalışmalarımızın, size istişâre ve değerlendirme toplantılarıyla desteklenen aktif bir süreç içerisinde daha yapıcı sonuçlar ortaya çıkaracağı inancındayız. Bu aşamada, hazırlanmış veya tamamlanmış bir yasa taslak var ise bize iletmenizi rica ediyoruz. Zira, bu olumlu göstergelerin yanı sıra, Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi olarak 21 Mayıs 2009 tarihinde yaptığımız ortak basın açıklaması metninde ifade ettiğimiz kaygılarımızın ve çekincelerimizin hala sürmekte olduğunu da belirtmek isteriz.

İnsan Hakları Ortak Platformu, insan hakları ulusal kurumlarına dair temel bir doküman sayılabilecek ve aralarında Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan ve Paris İlkeleri’nde ortaya konan prensiplerin nasıl daha etkili bir biçimde hayata geçirebileceğine dair önemli bir kaynak olan “İnsan Hakları Ulusal Kurumları: İnsan Haklarının Korunması ve Yaygınlaştırılması için Ulusal Kurumların Oluşturulması ve Güçlendirilmesi El Kitabı” ve birçok önemli kaynağın tercümesini üstlenerek ilgili kurumların kullanımına sunmuştur. Bu temel belgelerin yanı sıra, başta Avrupa deneyimleri olmak üzere dünyadaki diğer önemli örnekleri geniş bir coğrafi dağılımdan karşılaştırmalı olarak inceleyen çalışma raporu hazırlamış ve değişik alanlarda faaliyet gösteren hak örgütleri temsilcileri başta olmak üzere akademisyenlerin ve meslek kuruluşlarının geniş katılımıyla çok sayıda fikir ve danışma toplantıları gerçekleştirmiştir.

Bu alandaki bilgi ve deneyimlerimizi, sizin de vurguladığınız üzere sağlıklı ve anlamlı bir biçimde paylaşmak amacıyla, önümüzdeki günlerde size ileteceğiz. Bu süreç içerisinde yazılı görüşlerin derlenmesi kadar, bunların birlikte değerlendirileceği ortak çalışma toplantılarında bu konunun derinlemesine ele alınmasının daha yararlı sonuçlar üreteceğine inanmaktayız.

Thurston Moore to launch Ecstatic Peace Library (via LA Tİmes)


This weekend, Sonic Youth's Thurston Moore announced the upcoming launch of Ecstatic Peace Library, a boutique publisher of art books to debut in 2010. Catalogs of the initial releases are being distributed at this weekend's New York Art Book Fair and will be available from the publisher's website on Jan. 1. The publisher intends to release the art books in tandem with recordings from the artist-authors, slated to include Raymond Pettibon, Dave Markey and Kim Gordon, his wife and band-mate.

Jamie Hewlett in Ethical Collection

Jamie Hewlett – the artist behind Tank Girl and Gorillaz - visited Bangladesh with Oxfam, to see for himself how climate change is already costing lives.

The experience inspired a sensitive, thought-provoking series of watercolours available to buy here in aid of our River Basin Programme, which works in Bangladesh and Nepal.

Uganda: ‘Anti-Homosexuality’ Bill Threatens Liberties and Human Rights Defenders via HRW

(Kampala) - The draft "Anti-Homosexuality Bill" introduced on October 14, 2009 in Uganda's parliament would violate human rights and should be withdrawn immediately, a group of 17 local and international human rights organizations said today.

Ekim 15, 2009

still wanna be adored.



Still, I wanna be adored. afiyetle indirin. guten appetite!

Thw Financial Crisis by Superflex

The Financial Crisis - trailer from Superflex on Vimeo.



http://www.superflex.dk/

Ekim 14, 2009

Istanbul, Turkey- The independent news resource bianet.org proclaims that the official guards intentionally molested immigrants & asylum seekers who are kept in immigration custody in so-called state 'guesthouse's.

Nearly two weeks ago, just before IMF&WB clashes outbroke, ResistIstanbul made a demonstration on the poor conditions the detainees are forced to live in in Kumkapı, İstanbul before one of the guesthouses. Detainees were on the windows holding banners in their hands exclaiming ' Help! '.

It is said that the guards ,after the demonstrations ended, took it on the detainees and directly molested them. It is a known fact that the detainees are not given enough food, and are deprived of their health rights, many being seriously sick, and the meds are not called in case of emergency, either.

source: Emine özcan, via bianet.org

Ekim 13, 2009

Murmurings

it is that hard to curate a room of one's own. it's nothing got to do with turn-of-the-century modernism. it is not a modernist problemization at all, can't you see? how many words do I have to utilize in order for you to penetrate into His Holiness the Meaning? Or, tho' it's all about the individual, or call it Selfland, I can construct an downside up well for Your sake, then, do not hesitate to dive down very deep in, plunging is not enough. thank you.

His Silence the Murmur

elmasdeniz.com



http://elmasdeniz.com

image: still image from the video ' Toki & Happiness', Elmas Deniz. 2009,Ist.

Pınar Selek gets PEN Duygu Asena Award


2009 PEN Duygu Asena Ödülü Sosyolog-Yazar Pınar Selek’in


PEN Türkiye Merkezi Yönetim Kurulu 2009 PEN Duygu Asena Ödülü'nü uğradığı büyük haksızlıklara rağmen kadın hakları, demokrasi ve barış için yılmadan çalışan ve yeni eseri "Sürüne Sürüne Erkek Olmak" ile uluslararası alanda da ilgi uyandıran değerli sosyolog-yazar Pınar Selek'e sunmaya oybirliği ile karar vermiştir.

Kamuoyunun bilgisine kıvançla sunarız.

http://www.bianet.org/bianet/kultur/117604-selek-pen-duygu-asena-odulu-dogum-gunu-hediyem-oldu


İnci Aral

Yönetim Kurulu adına, PEN Türkiye Başkanı

Ekim 12, 2009

talking with İlyas Tunç

I believe that the themes a poet dealt with during his or her poetic journey is dependent on not only his or her personal experiences, but also on his or her country's history. In this regard, Turkish people witnessed so many wars, sufferings and injustice that it becomes almost impossible for a poet from this country to be insensitive to these issues. However, today, the social and political sensitivity in poetry seems to have been replaced by a more individualist voice. Nonetheless, there are still important poets who have succeeded to refer to social matters in their own authentic style. As far as my thematical standpoint is concerned, I can say that there are only a few poets who use mythological elements in their poetry as frequent as I do.

Ekim 11, 2009

Not I by Samuel Beckett ( via ubuweb)

günden falanlar


..akşam akşam sodexho'mu yatırmamış bir işyeri, bu üniversitenin tâ kendisi oluyor, istanbul'un yüreğinde bir dünya üniversitesi olduğunu ferman salıp nice taze gönülleri çaktırmadan dağlayan bir soba kurumu diğer bir deyişle de, aç kaldım. şimdi yurttan arkadaşlara domates soslu erişte yaptırıyorum, e. iyi beceriyor bu yemek işini.

..akşam akşam aç kalınca kahve & sigara ikilisi tümetarımım da işe yarıyor, bahçeye inmeden çok güzel belleyip, çapalıyorum bir ayaklık yerim olmayan toprağımı. gece ola hayrola deyimi de iş tam burda günyüzüne çıktı son zamanlarda.

..bu akşamımı rikki kasso'ya ayırıyorum. kendisi aslında pek de açık olan her şeyi güzelce ambalajlayıp güzelce aktarıveriyor. o kadar nakşolmaya gerek yok der gibisine şeylerin dibine. tam şeylerin dibinde bir yerlerde praxis hayıflanmalarıyla kronik yorgunluklar hasat eden cümle âlem ruhlarına güzel de malzeme veriyor aslında. çoğumuzun hayâllerinin mahsullerini dökmüyor sergisine eyvallah ama insanın naylonlanmış fantazyalarının gündeliğini iyi tutuyor. aslında her eve bir tane rikki kasso lazım, aynı her eve temizlikçi ablaların gelmesinden daha insancıl olacağı kesin görünüyor.

...bugün e.'ye odasını temizlemek için ricalar ettim ama o kapkarışık ortamları sevdiğini bakışlarıyla sundu bana. ben de eyvallah dedim. dağınık odalarda ordan burdan çıkan şeylerle zorla uyanmak zamanında alışmış olduğum şeydi.

Beauvoir'ı okuduktan sonra yarınki ders için, bu sıralar pek gündemde olan bienali aslında gayet de yapıcı eleştirip yıkıcılıkla atfedilenleri kendilerini de pek bir sorgulamaya gerek duymadan eleştirenler üzerine bir eleştiri yazacağımdır.

..sevgiyle sizi düşünüyorum.

art: rikki kasso, free parking.

..

Ian hanged me
was it me who left the fucking body of ours amongst the maize?

Ekim 10, 2009

alıntılar

..gösterge bombardımanından sakınmamı tembihledi pek değerli bir yârenim. bu mümkün mü? ya da gösterge bombardımanını ehlileştirmek için odamdan, sınıftan çıkıp sokak' diye bahsedilene, yani aslında gerçekliğin çözüldüğü, diskurun totaliteritesini, kısır döngüsünü yitirdiği kinesis'in tam kendisine inme zamanın çoktan gelip geçmiyor mu?

masabaşında elimde üç-dört kitap, bir elimde de pilot kalemim ve post-it'lerim rengârenk, bu diploma için bu hengâme niye? diploma kuraklığa su olacak mı? zevk suyundan öte yağmurluğa barınabilecek mi? ortalaması tavan yapmış kızların rengârenk marker'larla çizdiklerinde değil çözüm sanıyorum de Beauvoir'ın yazdıklarının üstüne- ya da aynı sınıfın birkaç numunelik oğlanının bizzat o kızların kitaplarından çektirdiği fotokopilerle hiç alakası yok bu amacın.

ya da ben her ne kadar ian curtis'in ardından mum yakmadan kendimi bildim bileli ağıt yakıyor olsam da, former ghosts joy division'a bin çekmese de ruhumu daha güncel arındırıyor sanırım.

yazısını pek de takdir etmediğim birinin geçen gün de değindiği üzere geleceğin reklamcısı/halkla ilişkilercisi/pazarlamacıcısı , kısaca göt verdireni ben, aklımı başıma tekrar tekrar toplamalıyım belki de.

synth'lerinde süblimleşeyim yavrum.

ananda mı filozoftu be!

Pınar Selek'le - Haksız Tahrik'ten

Sokağı, öteki'ni sorunsallaştıran çağdaş sanat sergilerini, işlerini nasıl de­ğerlendiriyorsun?
Hikâye gibi geliyor. Aslında hikâyenin de ötesinde şiddet gibi geliyor bana. Nesneleştiriyor çünkü onu, hemen kategorize ediyor. Atlas dergisinden bir fotoğrafçı Tibet'te, kendine iyi bir kare yakalamaya çalışır. Orada bir kabileyle karşılaşır. Kadın erkek rengârenk giyinmiş. Fotoğrafçı, kabilenin güneşe inandığını öğrenir. Kabile, güneş doğmadan bir iki saat önce kalkıyor ve güneşe hazırlanıyormuş. Güneşe değer verdikleri için de, güneşin karşısına geçerken kadın erkek hepsi süsleniyor, ne kadar güzel çıkarlarsa o kadar iyiymiş. Güzel ama onların güzellik algısı rengârenk... Süslenmek de bir ibadet gibi yaptıkları bir şey. Ne kadar süslü olurlarsa güneş kendi lerine o kadar iyi davranır diyerek güneşin karşısına güzel çıkıyor-larmış. Fransız fotoğrafçı, hemen alır eline fotoğraf makinesini, ben bunu çekeceğim, der. Ama kabile reisi der ki, sen şimdi çekme. Fotoğraf makinesini bir tarafa bırak, otur. Onu çadıra sokar. Çay iç, dinlen falan der. İçeride yaşlı bir adam var. Yüzü kırışık, Çin yazısı gibi karışık karışık derisi. Uzun ince bir sakalı var. Bir bakıyor duvarda bir fotoğraf. Engels'in fotoğrafı. Şaşırıyor Fransız, Engels'in fotoğrafını görünce... Bunlar materyalist değil, güneşe inanıyorlar ama Engels'in fotoğrafını koymuşlar diyerek bu sefer yaşlı adamın da fotoğrafını çekmek istiyor. Yaşlı adam da, diyor ki, "Siz beyaz adamlar önce gelir bizim fotoğrafımızı çekersiniz, bizi tespit eder sonra gelir müdahale edersiniz. Biz istemiyoruz fotoğrafımızı çekmeni." Fotoğrafçı bunları yazmış sonrasında... Çok etkilenmemiş, halbuki gerçekten müthiş bir şeydi, bunu kaçırdığıma çok üzüldüm filan falan diye bitirmişti sonunu. Ama ben çok etkilenmiştim. Bazı sanatçıların yaklaşımı da böyle işte... İstanbul'la ilgili onca proje yapılıyor... Bu kültür proje leri içinde gerçekten yaşayanlara değen bir proje var mı? Tartışılır, ikitelli'de medya plazalar kuruldu, İkitelli aynı zamanda gecekondu mahallesinde yaşayan insanların olduğu bir yedir. Gazetecilik, iletişim sektörüdür ama o plazaların arka mahallelerle hiç ilgisi olmaz. Birbirinden son derece ayrıştırılmış, yalıtılmış işte... F tipi gibi... Foucault, cezaevlerine bakarak uygarlığın ne şekil aldığını görürsün, derya... Ftipi cezaevlerindeki dönüşüm kentsel dönüşüme çok paraleldir. Eskiden benim cezaevinde yattığım dönemde gerçekten bir koğuş sistemi vardı. Ve koğuşlar arası geçiş yapabiliyordun, akşama kadar bütün koğuşları dolaşabiliyordun. Kadın erkek üstelik...

Ekim 09, 2009

gündemde tutalım via curiosity to survive.

http://theladyfromshanghai.blogspot.com/2009/09/gundemde-tutalim.html

Ekim 07, 2009

Brian Holmes' letter, anti-IMF & WB clashes in Istanbul, and so on

..yesterday the police attacked anti-IMF&WB demonstrators after an unprovoked press conference held in Taksim, or thereabouts in Istanbul. We have been familiar with the excessive use of power by policemen on Mayday protestations, breathing in all that teargas and pepper gas, even finding out your own apartment gas-bombed 'accidentally', so many of us provided themselves with gas-masks in recent years, after all it became a neutralized and in a sense legitimized reflex that the state shows in regards to its dogmatic resistance to sustain its authoritarian power at the expense of its citizens' lives sometimes, which is in a sense based on the motto, 'Dulce et decorum est pro patria mori.' once uttered by the ancient greek poet Horace in one of his Odes.

mainstream tv channels, one of them is NTV which is said to be based on an understanding of more humane terms in general, spread disinformation as to the situation, blaming it all on the demonstrators, who were first attacked by the police without any warning. some fascist local residents of the concerned areas - Taksim, Şişli, Cihângir, Tophaned- beat the ones they caught to death, police also proceeded to beat the ones who'd then already seriously injured laying on the ground. About 200 people taken into detainment, one elderly man dead having a heart-attack due to the pepper gas effect in a public taxi, it's all information & summary of the day.

So, where is the problem? or, who is responsible for all this? The State? or the average people who even cannot think that those demonstrators trying to raise their voice for them also? I guess, there's no reached consensus yet. maybe, it's nonsensical to hunt for the responsible who in turn would not provide any progress.

In my opinion, we, the critics, the artist, who is not literally the crème de la crème must take action at first. Yes, there are certain collective activist associations such as ResistIstanbul, etc. But apparently, they lack of pluralist structure that involves well-mastered mechanisms, and not professional enough to evoke in the mind of hoi polloi - I regret to use this phrase tho'- a certain image of hope that help such movement to gain an impetus that would co-work with their agenda.

so, turkish left needs to think over it again. why this failure? is it only thanks to state policies? we witnessed that there wasn't any massive protest. we only saw small clusters of different groups who are afraid to meet any other group that makes out the so-called associations.

so, if there's literally activism in Turkey, first the activist artists must push themselves out of the galleries into the streets.

11th Istanbul Biennial has its ideology in Brecht's & Marx's thougts, yet being incapable of action.

etc.

so, here's Brian Holmes' letter to whom it may concern:
October 2, 2009

To whom it may concern,

I am an art critic, internationally recognized by invitations to speak across the world, notably at venues such as the Van Abbemuseum in Eindhoven, the Netherlands, on the occasion of the major survey exhibition “Forms of Resistance” in 2007, or at the 11th Istanbul Biennial in 2009, entitled “What Keeps Mankind Alive?” I have published essays in the catalogues of both these events, as in numerous others; and the Van Abbemuseum in collaboration with the WHW curatorial group is now releasing my latest book entitled Escape the Overcode: Activist Art in the Control Society. I state the above to establish my credentials as an expert in the domain of socially engaged art, which is of increasing import to public museums and universities through the world.

Because of this interest in socially responsive forms of art, I was curious to see in the British newspapers on April 1, 2009, what I immediately considered to be one of the most striking, innovative and successful pieces of public performance art to be realized anywhere in the world this year, namely the performance of the “Space Hijackers” group in their obviously fake and deliberately satirical armored vehicle during the G20 summit in London. By offering distorted and, it must be said, hilariously comical imitations of real institutional practices, groups such as the Space Hijackers carry out the vital democratic function of holding up a mirror to society and asking everyone to judge as to the beauty and desirability of our collective reflection. Indeed, this is an instance of what sociologists such as Ulrich Beck or Anthony Giddens call “social reflexivity,” whereby the members of a society represent the state of its institutions, stimulate debate on those institutions among their fellow men and women, and attempt in this way to increase awareness of current developments, in order to fortify the sense of responsibility to the present which defines citizenship in a democracy.

It must be understood by all those concerned that this is art. It will be exhibited in museums, analyzed by critics such as myself, enjoyed and appreciated by visitors and recorded in the annals of art history. However, for all of this to occur the artistic gesture must first be realized outside the museum, in public space, on significant occasions such as the meeting of the G20. Only in this way can its meaning be forged in the hearts and minds of the public, creating the raw material of immediate social relations which, through photographic recording and audiovisual testimony, will later be offered to more sustained debate, and indeed, to the memory of society, through the multifarious operations of the art institutions (museums, journals, magazines, websites, universities, etc). The most important transformation of art since the 1960s has been the introduction of this new category of performance art, which is created flush with social reality before becoming a formalized aesthetic artifact for presentation at diverse locations in space and time.

For at least half a millennium, since the Renaissance, art has been one of the vital focus-points of social reflexivity in the Western societies, extending the necessary debates that sustain democracy from the purely intellectual plane into the fully human dimension of sensuous experience. In this case, the death of an innocent bystander after an unprovoked beating during the G20 summit clearly underscores the importance of the debate on excessive police power raised by the performance of the Space Hijackers. To prosecute artists for fulfilling their professional and ethical obligation to a free society would be to turn democracy on its head, depriving citizens of one of their most vital resources in their ongoing attempt to govern themselves. Please do not make the mistake of attempting to interdict such practices. History has consistently shown this to be impossible.

Thank you for your consideration of these arguments. I remain disposed to offer any further clarifications.

Brian Holmes


and below is a coverage of the day by Alp Klanten:
http://www.demotix.com/news/police-clashes-anti-imf-protesters-istanbul

Ekim 04, 2009

Kapital Neyle Yaşar-mış?


..yağmur yine yağdı, bu sefer sel alıp götürdü mü metropolleri ikindi haberine mütakiben öğreneceğiz artık. oturdum mutfağımda sigaramı içiyorum. üstüne bir sigaramı daha içeceğimdir. yanına da dün akşam yurt odasında dört kişi gerile gerile izlediğimiz 'Rec' ten sonra unutulan limonatadan bir bardak güzel gidecektir.

yorgunum ama yorgunluğum güzel. sonunda dün Bienal'e uğrama fırsatım oldu, Antrepo No.3'ü iki saat kadar bir sürede geziverdim. Girişte de, çıkışta da aklıma yereden, bana seneler boyu duvarda - kâh sökük öğretim sistemimizin sınıflarında, kâh galeribanyolarımızda - gülümseyen o çakma portrelerden daha hoş sada gülümseyen eser rahmetli Hüseyin Bahri Alptekin'in 'Don't Complain' çalışması oldu.

Açıkçası, dürüst olmak gerekir tabiî, kapalı alanlara ,her ne kadar belirli bir çizgi dahilinde de sepiştirilmiş, yerleştirilmiş olsun olmasın , sıkıştırılmış kafabindünya eser/performans/enstalasyon bir olup üstüme gelir genelde, müze/galeri klostrofobim mevcuttur. O sebeple bu Bienal'e de gitmek için günlerce bekledim, hattâ kendimle savaş verdim diyebilirim. Evet, o kadar mesela yaptım bu durumu. Gitmeyeyim, ne gerek var modlarına çoktan girmiştim, ama üstüme üstüme eleştirileri, pohpohlanmaları her şeyiyle hücum etti bir sosyal 'entity' olarak mevzubahis bienal. Hem bir açıdan bienal'in B.'si sadece Bienal'i göstergelemiyordu benim için, o da anlayana.. En son geçen gün express'in eylül-ekim sayısının başlığı olan soruyu sormaya 7/24 başladıktan sonra dün çıktım, tâ Ortaköy'den Antrepo No.3'e kadar yürüdüm: Kapital Neyle Yaşar?


Facebook'ta, orda burda, bilimum paylaşım/aktarım/düzüşelim sibermecralarında çokça kişinin çokça ve kimi zaman da bokça Bienal eleştirilerine adam gibi bir alternatif arama maceramın sonlanmasını bekledim, hoş, sonlanmayacak, ben de nev'i şahsına münhasır kayık diskurumla bu tartışmaya pek de bit.ik bir şekilde katkıda bulunuyorum ama olsun. express'te Yücel Göktürk-Ulus Atayurt-Erden Kosova üçlüsünün WHW kolektifini bir güzel hiperçapraz şekilde sıkıştırmasıyla gerçekleştirdikleri 'Düşmanı Yanına Çekmek' başlıklı mülâkat oldukça doyurucuydu şahsım adına, bir de bu ayın önsözü: Kapital Neyle Yaşar?

Şimdi uzun uzun alıntı yapıp bir de kaynak gösteresim yok kimseyi, hem gidip alıverin dergiyi, 6 lira bir şey, bu kriz ortamında kısılmaması gerek seslere destek olalım değil mi?!

Uzun uzadıya teorik girip, pratiğe iniyorum ben çıkışımı daha sonraki bir girdide yapacağımdır. Ama şöyle düşünecek olursak, Yüksel Arslan, Vyacheslav Akhunov, Danika Dakic'in Isola Bella video çalışması ve Rabib Mroué'nin Lübnan halkından kendi adına özür dilediği işi şu anda aklımda kalanlardan. Ha bir de, tavşanın deliğine de girin, güzelce bir derinlikte bence. turistlik yazımız burda sona ermiştir.

art: Don't Complain - Hüseyin Bahri Alptekin

photo: Zeynep Kınlı

Eylül 28, 2009

Kiev Seyahatnamesi-1

Memleket kaynıyor diyeceğim. Ama memleket hep kaynıyor ki. Gönderme usûllü yaklaşırsak aklıma nedense, nedensesi garipsenmesi gereken derecede fazladır, Sylvia Plath'in 'Aerials' şiirini getiriyor bu memleket. Hem sığmıyor, hem de pişerken kazanda, kulpundan tutacak özneler statükolarımızı pek de bir seviyoruz, özellikle bu ara. A bak hareket edebiliriz modundayız son sıralar ama gel bir çay içelim senleci abiler de boşta değiller elbette, gel bir çay içelim anlatayım sana güzel yurdumun ucunu bucağını.

aklıma geliyor ara ara, mültecilerle/göçmenlerle/insani bir yurt arayanlarla bir şekilde dayanışmaya, acılarına zevk için iş olsun diye değil insan olduğumun bilincinde olduğum için ortak olmaya çabalarken: diyorum: sanırım sen de birgün mülteci olmak durumunda kalacaksın. Benimkisi belki de daha bir küçük-burjuva çıkarım ama şimdi etkenleri ve durumları sıraladıkça kendimin haksız da olmadığını düşünüyorum. Bakalım, zaman gösterecek.

dünyada da durum pek farklı değil. iki hafta önce Kiev'de Helsinki Yurttaşlar Derneği-Fransa ve Center for Civil Liberties-Ukrayna'nın düzenlediği Kültürlerarası Dayanışma ve Anlayış Semineri'ne davet edildim, gitti, konuştum, anlattım, sarhoş oldum, sovyet kurtlarının analarıyla beraber ulumadan dolaştığı ormanlarda kaybolduğumu sanıp ayılıp geri döndüm. Bir hafta kadar sürdü. İnsan Hakları Savunucularını Koruma merkezinden, Polonya menşeli Never-Again'den, hYd'nin çeşitli ofislerinden ve adını saymanın aslında pek de gerekli olmadığı -nasıl olsa hepimiz aynı yolun yoldaşıyız- çeşitli STK ve kurumlardan yaklaşık yirmi kişinin katılımıyla sivil diyalogun somutlaştırılması yönünde atelyelerde buluştuk.

Genel olarak katılımcıların geldikleri ülkelerdeki siyasi durumlara odaklanarak başladığımız tartışma gruplarına, mevzubahis ülkelerdeki azınlık politikalarına somut örnekler eşliğinde odaklanarak devam edip, verilen bu örnekler üzerinden sivil diyalog adına atılabilecek somut adımlara odaklanan proje gruplarıyla devam ettik. Aynı zamanda da mevcut durumları etkileyen devlet politikaları, bu politikaların meşrulaştırıldığı ulusal yayın organları ve alternatif basın üzerine de yoğunlaşıp gelecekteki söz konusu işbirliklerimiz adına örneklerle açar yollar aramak üzerine yoğunlaştık. Şimdilik oldukça makûl adımlar atmış görünüyoruz.

Program temel olarak güney-doğu avrupa ve karadeniz'e komşu ülkeler etrafında geliştiği için, bu bölgelerden yönetmenlerin/aktivistlerin yarı-kurmaca ve dokümenter belgeselleriyle akşamlarımızı kapattık. Kuşkusuz en çok ilgiyi Bulgar yönetmen Adela Peeva'nın 'üsküdar'a giderken' olarak ülkemizde bilinen şarkının üzerine gittiği, 'Bu Şarkı Kimin?' adlı yapımla, Ermeni asıllı Fransız yönetmen Serge Avédikian'ın Bursa'nın Sölöz köyünde atalarının izini sürdüğü 'Aynı Irmağın Suyunu İçtik' başlıklı yapımı çekti.

Şehir merkezine kırkbeş dakika kadar uzaklıkta bir ormaniçi komplekste -ki kompleksin adı Rusça'da 'çiçek' manâsına geliyor- gerçekleşen bu bir bakıma komünal toplantılar serisinin arasında bir öğleden sonramızı Kiev şehir merkezine ayırabildik. Topluca vardığımız merkezde iki gruba ayrılmadan evvel Turuncu Devrim'in gerçekleştiği meşhur Freedom Square'deki Tatar lokantasında karnımızı doyurduktan sonra, sevgili dostum Neil'le bulunduğumuz grubu da ikiye ayırıp birtakım arkadaşlarımızı da yanımızda sürükleyip Damien Hirst'in 'The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living' başlıklı-nam-ı diğer 'The Shark' - adlı eserinin sergilendiği Pinchuk Contemporary Art merkezine kadar ucu ucuna yetiştikten sonra kapıdaki 'Closed' tabelasının önünde fotoğraf çektirip gerisin geriye döndük. Dönerken dikkâtimi çeken şeyse her iki adımda bir her duvara sprey boyayla eski Slavik alfabeyle yazılmış kelimeler çekti. Sevgili koordinatörümüz ki kendisi birbakıma dilbilimci olmasına rağmen manasını anlayamadı bu kelimelerin. Muhtemelen dazlaklar ya da neo-nazilerin işi olduğunu ilave ediverdi. Evet, özellikle post-sovyet mecrasında neo-nazi ve dazlakgil biraderlerimiz ve hattâ sistalarımız tamgaz işbaşında. Sırf Kiev'de yılbaşına gerçekleşen ve kayda geçirilebilen ortalama saldırı ve ölümlerin sayısı gözönüne alındığında azımsanamaz bir ırkçılık sözkonusu mevcut bölgede. Hattâ İstanbul'dan beraber gittiğimiz meslektaşım için sen Tatar'a benziyorsun, şehir merkezinde kendine dikkât et esprileri yapıldı.

Sonunda döndük geldik İstanbul'a ve biz hâlâ çay-kahve içmeye zorlanıyoruz. Bu arada o çay ve kahvelerin gerçekten işe yaradığına inanmaya başladım. Geçen gün Direnİstanbul'ıun Kumkapı 'misafirhanesi' önünde gerçekleştirdiği eylemle keyfim biraz olsun yerine geldi. Bakalım 6-7 Ekim godomanlar haftasında ne gibi güzellikler yaşayacağız. Recep İvedik'ten sample yapacak olursam, 'Güzel Istanbul'umuzda bu kadar godoman olması açıkçası şaşırttı beni.'

uhm



şarkı da eski değil aslında. kayıt kötü gibi duruyor di mi: bir çömez eskilik. hep böyle bir eksiklik yaşıyoruz an be an katlanarak suret değiştiren şu anlatım fenomeni karşısında. ama oysa. şarkı için yapıştırmıştım ben bu videoyu buraya. aslına bakarsan şarkılarına bir şarkıyla yansıma, kişisel bir tepki amacıyla. tepkinin yan anlamlarını boşver. tepkinin yağmurlu gününe ya da keyfimiz bilir gecesine gel. parçanın adından da çok kuram çıkarabiliriz aramızdaki ilişkiye dair. ama edebi olacaktır. ya da daha doğrusu. edebi olmadı. yanlış. gülümseten bir göndermeler bütününe sadece bir kulp. yumurtaya bir kulp denli manâlı. belki de sadece kendimle fikirleşiyorum. oturmuş. kabustan uyanmış. pencere önünde midesini üşütmeye yakın.

ya da her şeyi boşver. her halükarda pastafarianız. seviyorum.

Eylül 27, 2009

sevgiler

..şimdi adama cümle kurdurtacaksınız desem yalan olur. nasıl da cümleye aşeriyorum. nasıl da özlemişim takır takır çalışan klavyeleri. demek amma da zor şu zamanda. demeye çalışıyorsun, klavyenin bilimum harfleri işlemiyor. döndüm yine istanbul'a. ordayım. burdayım yani. pizzamı da afiyetle yedim. afiyet hardal oldu. yağmur yağacak. çiseliyordu. şemsiyem yok. kimin umrunda. şahsen şahsımın da pek umrunda değil. pembe eteklik giyip üşüme zamanı. gerçi fırsat bulana kadar altımdan çıkarmayacağım bu kotla beni yanınıza kabûl ederseniz ne âlâ. durasım yok.

Eylül 20, 2009

Geçen hafta cuma sabahı sekiz gibi uyanıp onu çeyrek geçerkene tâ Ümraniye'den Kadıköy dolmuşuna atladım, metrobüs bağlantısında indim, karşıya geçtim, karşıda başka bir metrobüs aktarmasıyla Merter metroya kadar yol yapıp, üstüne havaalanı metrosuna binip saat onbir buçuk gibi havaalanına vardım, gittim online check-in kontuarından sadece iki dakika da biniş kartımı aldım, bavulumu thy'ye emanet ettim, başladım oturmaya, oturdum, oturdum, bu arada gloria jeans'te oturdum, hani şu havaalanında şubesi olduğu için her türlü ürününe yaklaşık yüzde yirmi oranında kazıklı voyvoda ayarı çeken kahveciye oturdum, sevgili meslektaşım e.'yi bekledim, bekledim, o da hemen geldi zaten. şaşırtıcı bir şekilde hiçbir rötara mazhar olmadan tam vaktinde kiev'e doğru kalkan uçağımızın en güzel cam kenarlarından birinde konuşlandım. hoş, o kadar para alıyorlar amma velakin ben minibüs caddesi dolmuşlarından tek farkının ayakta yolcu olmaması ve nispeten damağa hitap eden doyurucu menüsü olduğunu düşünüyorum thy'nin. Uçakta otur otur, uç uç, konuş konuş, Odesa üzerinden geçerken gözün alabildiğine uzanan tarlalara içimden bir hoşlukla bakarken, güzel köyler aklıma kitaplığımı getiredururken vardık Borispol havalimanına. E.'cim o noktadan itibaren kendisine katıldığım bir düzlemde eleştirmeye başladı havalimanından başlayarak, post-sovyet etkisi üstümüze yavaş yavaş geliyordu zira. öncelikle girişte, pasaport kontrölü sırasında saçma bir ülkeye giriş formu doldurduk, hiç kontrole tabi tutulmadan el kol sallayarak girebildiğiniz Harem otogarı kılıklı havalimanında bir saat kadar şoförümüzü bekledik, ingiliz meslektaşlarımız da gelince ladadan bozma bir mazdayla şehir merkezinin yolunu tuttuk. tabi o arada tabelaları okuya okuya Kiril abecesini çoktan çözmştü lingüist şahsiyetim.

Freedom Square'den tepelere doğru çıktıkça mimarinin bakireliğinden etkilenmeye başlamıştım, o nokta da E.'ciğim de sevinmeye başladı. Bizi memlekette olsak geceliği en az yüz küsur avro tutucak, yetmiş yaşlarında kırmızı entarili bir hanım müstahdemi olan, sahanlığı tahıl ve Stalin kokan, rus romanı kokan bir apartmana yerleştirdiler, tavanlar beş metre falan, dışarda hava güzel kokuyor. o gece kiev'i gezdik beş beşer, dolanmadık yerini bırakmadık, en son da taksim geziparkından daha karanlık bir parka girip, gecenin birinde rahat rahat dinyepir'i izleyerek bir dinleniverdik. Meydanda bir Tatar lokantası var, fiyatlar o kadar ama o kadar uygunki orada geceyi kapatıverdik. şöyle diyeyim, burda sadece ellilik bir bira içebileceğimiz fiyata beş kişi ellilik bira, çay içtik, tatlı yedik, paketi yetmişbeş kuruştan camel aldık.

Ertesi bir haftayı ise Prolisok adlı bir orman kompleksinde geçirdik. her şey gayet güzeldi vesaire. burda uzun uzun anlatasım yok. gidin görün işte. turistik yazı acentesi değilim.

Eylül 13, 2009

sontie

Klimanın sağlığa etkileri tartışılır; serinlik, refah vermesi gereken mevzubahis makine, aslında bir bakıma devlet, bizim durumumuzda bu devlete tabi kimi soba kurumları gibidir; üşütür, hasta eder. makinedir, ruhu falan yoktur da zaten, halihazırda bir 'entity' de değildir, kapısını çalamazsın, şahşiyete bürünemez, ancak asalak yaşam formlarında bürokrasik temsil heyetleriyle mevcudiyetini idare etttirir. hasta eder adamı, kadına da bayan der ancak. işte, tüm bu devletten kaçmış karabağlı, ukraynalı, ermeni, azeri, fransız, kanadalı, ingiliz, polonyalı, belarus, alman, rus, gürcü, türk arkadaşlarımla beraber şu anda bir klimaya nazır şarabımı bekliyorum. sontie!

Eylül 12, 2009

.

...o kadar çok yorgunum, o kadar çok farklı milletin şarabını içtim ve o kadar çok canım sigara istiyor ve o kadar çok yirmilik dişim ağrıyor ve o kadar çok yorgunum ki sadece ayakkokumu ve kırık ingilizceler duyuyorum.

Eylül 09, 2009

kumpir devrim

tedbirsiz bir istanbullu olarak tek suçum tedbirsiz bir istanbullu'yu sevmek olacaktı bugün az daha sanırım. ve tedbirsiz bir türk olarak, meymenetsiz bir Teknosa'dan bilgisayar almak, türklaklığım sonucunda gelişen bir münferit olay sadece. buradan balıkesir teknosa'ya tüm çürümüş yumurtalı dileklerimi gönderirken, ancak genel müdürlüğe mail atarak sorun halledebildiğimizi ve dava açmakla tehdit etmemiz gerektiğini anlamamıza sebep olan sistemi de turşu kurup arada lazım olursa diye saklayacağım. o teknosa ki köpek oldu bugün telefonumda. hele o acer! siz de şirket misiniz be? siz şimdi dava da açarsınız bana. açarsanız açın. ben de vandal kardeşlerimi toplar gül dikerim bahçenize. o değil de tek arzu duyduğum şey dilberimin omzunda elim, öbür elimde koca 1 cigara ve koca bir bardak birayla yağmurda, ama adamseven yağmurda hafif hafif caz musikisi eda edilen ortamlarda saykadelya nağmelere gark olurken oh be demek en az güzel bir orgazmın son demleri gibi. zincirlere vursalar bu orgazm bitmez. çekinmeyin siz de sevişin, tartışacağımıza sevinmemiz gerekmez mi sayın istanbullular? bırakın dertleri, sevişelim. gerekirse orji edelim. sokakta, otobüste, yolda. her şey de hayalgücümüze kalmasın canım. yiğidin malı meydandadır. er meydanı yamandır vesselam. ama öyle tabi iki lagalugayla olmuyor bu işler. mastürbasyon yaparken dahi saçma saçma platona bezeyen dimahlara deleuze uğrayıp, guattari çaksın. söylemim cinsiyetim olsaydı zaten çoktan rocco siffredi'ye açık alanda apuşarası çakmıştım. daha kaliteli pornolara ihtiyacımız var. bu proto-porno kültür sikleminin gerçek pornolara ihtiyacımız var. gündelik hayatımız türk malı çükü soğuktan kalkmayan trimax yapımı porno vizaj ve imajlarla gideceği yer ancak foseptik çukurundaki kullanılmamış prezarvatifin halka kenarlarından öteye geçmez: biz aslında sevişmeyi bilmiyoruz. gerçekten sevişebilirsek ve devrimler gibi yüceltmeden sevişirsek, hattâ gerçekten seks yaparsak bir gün günü siktir et, götü kurtaracağız. o zaman devrim yapacağız. rasgele. hallelujah!

yarından sonra saat 3'te kiev'e uçuyorum, bir hafta minimal kar fırtınası beklentisiyle yaşacayağım, bir Damien Hirst gezip, iki de kabareyle kapatırım olayımı. Aslında en çok, Berlin'e gidesim vardı ama aktivist dediğin ne bulursa onu yer. ha aktivistim demiyorum, bono'nun taşağı olamam, olmayayım zaten. deyu korusun bizi o tür fish&chips'lerden. bize kumpir gerek. o değil de gerçekten, Kiev'den sevgilerle akmayı düşünüyorum hepinize. bir akayım da orlardan.


hhp, ümraniye underground.

Eylül 03, 2009

No me voy.



Defectuosa Formación Del Plural

'Disfraz, persona unitiva...'

Lezama Liva


Cuántos días baldios
haciéndome pasar por lo que soy.

Máscara sin memoria, líbrame
de parecerme a aquel que me
suplanta

Una solo será mi semajante.

José Manuel Caballero Barald

öyle


öyle 1 ortam olsa, şikayet dahi etmem.

Eylül 02, 2009

sarkaç



'' Ama bu, Yasa'dan sapma - Yasa'nın kendisi öngörüyordu bunu - yüce bir kuralın çiğnenişi , mucizeyi daha az olağanüstü kılmıyordu. Dünyanın döndüğünü biliyordum ; onunla birlikte benim de, Saint-Martin-des-Champs'ın da, bütün Paris'in de. Hepimiz birlikte Sarkaç'ın altında duruyorduk, gerçekte kendi düzleminin yönünü hiç değiştirmeyen Sarkaç'ın; çünkü orada, yukarıda asılı olduğu yerden, yukarıya, en uzak gökadalara doğru, telin düşüncedeki sonsuz uzantısı üstünde, Sabit Nokta, sonsuza dek kımıltısız duruyordu.

Dünya dönüyordu ama telin tutturulduğu yer evrenin biricik sabit noktasıydı.''


U.Eco, Foucault Sarkacı, sh.18-19

Ağustos 31, 2009

11th International İstanbul Biennial events

11th International İstanbul Biennial
September 12-November 8, 2009

WHAT KEEPS MANKIND ALIVE?
Curator: What, How and for Whom/WHW
Opening Events
September 10, 2009, Thursday
15.30-18.00Presentation and panel discussion: "Cultural Agencies"
A project curated by Nikolaus Hirsch, Philipp Misselwitz and
Oda Projesi (Ex-Platform Garanti Building, İstiklal Caddesi 136)
18.30-19.30Book launch: Brian Holmes, Escape the Overcode
Published by Van Abbemuseum, Eindhoven & WHW, Zagreb
(Ex-Platform Garanti Building, İstiklal Caddesi 136)
21.00Performance: Rabih Mroué, "The Inhabitants of Images"
(Emek Movie Theatre, Beyoğlu)
23.00Party (Xlarge İstanbul)

September 11, 2009, Friday
12.00-13.00Lecture: Hasan Nuhanovic, "Under UN Flag"
(Ex-Platform Garanti Building, İstiklal Caddesi 136)
14.00-16.00Presentation and panel discussion: "Refuge"
Curated by Can Altay and Philipp Misselwitz
(Ex-Platform Garanti Building, İstiklal Caddesi 136)
22.00-24.00Opening party (Liman Restaurant)

September 12, 2009, Saturday
13.30-14.30Book launch performance: Lisi Raskin, "Mobile Observation"
(Feriköy Greek School)
16.00-18.00Panel discussion: "Who Needs a World View?"
Developed by Brian Holmes & WHW
(Ex-Platform Garanti Building, İstiklal Caddesi 136)

skinny



..once below a time, I was strolling thru' the bosphorus , roundabout aşiyân, I murmured as it goes, my head inclined toward the ground I was then about to tread: BIRD. there was this big, tall, scholarlike stork staring into the distances that Blanchott once spake of, and he was like a father abondoned out of nothing, bluesy, alive, exhaling & inhaling, he was that of those particles he was then immersed, out of blue... Then he took off... It wasn't a reference to the law of the father, or nor am I a objet petit a. I was just what it's like to be me, and, for the time being you're expanding within me with shrunk bodily organs with an extended sweet elegy for 'the real'. I am with you. He is our stork.

*

Bunun için, paradigma değişikliği, ‘yeni paradigma’ şart.

deaf poetry

..bu akşam şikemperver bir masada ekmek tatlısı yerken trt1 dönüyordu tv'de, yıllar önce haftada ortalama üç akşam yemek yediğim halamın evine çıktım, çıktım, çünki tüm şehri en tepeden gören sokağın en ucuna konuşlandırılmış güzel güzel esen bir balkonun evidir kendisi. dedim ya haber dönüyordu, babam ve eniştem o alışılmış, neyi savunduğundan habersiz ortalama esnaf tepkilerini verirken ben ekmek tatlımı tadıyor, oh diyordum ve o sırada, trt1'de pazar haberlerini sunan biblo , sobakurumlarının sözcülüğünü çok güzel yapıyordu, kendisiyle bir kahve içip ne kadar sıkıldığını anlatmasına olanak tanırdım, gerçekten acıdım: sanırım, masabaşı işlerin en acısı fox tv'nin ya da devlet televizyonunun anahaber sunuculuğunu yapmak olacaktır. hadi fox tv'yi geçtim ama düşünsene trt1'de haber sundurulduğunu, zaten sunamıyorsun da, sunduruluyorsun: pasaport resminden fırlamış yüz ifaden, direkt liseden alınmış muntazam aman nazar değmesin kılık kıyafetiyle bir steril duruş, ne yazarlarsa, ne uygun görürlerse ötüyorsun, ama bülbül gibi değil, şu teacher bird edasıyla, tırmalayıcı bir monoton tonda: paşalar espresso istese aşağı çaycı ya: ''haydar abi, paşama orta 1 espresso!! diyeceksin!. evet sayın seyirciler, hainlerce pusuya düşürülen çaycımız maalesef ayağı takılıp düşünce paşamız muvaffak olamadı bugün de üzüldük. neyse, tam o sırada, şunu dedim: türkiye'de yaşamaktan siz de sıkılmıyor musunuz allaşkına? gerçekten sıkıcı değil mi? insan sadece oturup çay kahve içim tüm gün gelengeçene bakmak istiyor.


sonra çıktım, çavdar tarlasına baktım, seni bağrıma basıp, sigaramı yaktım.

Ağustos 30, 2009

into


geceyle günü ayırmayı pek de sevmediğim zifti marşmelov dünyamda uzantılarım. gözümdeki mahmurluk, boğazımdaki şişmişlik, ziftlenmişlik, ensemdeki tutulmuşluk, bacakiçlerimdeki hoşluk, koltukaltlarıma akan elektrik. şu anda her harekette varsın benle. öyle uzanıp yere ne güzel susuyoruz. arada dürt, arada ses vereyim.

...ağzımdaki filtresin, filtreni çıkardım. içiyorum.

pr is art whence I suck out the marrow of life



upON PR we dwell.

Ağustos 29, 2009

*

Bir “kurum kültürü”, asıl kafamı kurcalayan konu. Kurumlar birçok bakımdan canlı organizmalar gibi davranırlar. Kendi içlerinde olanın üstünü örtmek ve dünyaya karşı “uyumlu bir bütün” görünümü sunmak eğilimindedirler. İçinde bulundukları toplumda genel anlamda “güven” sorunu varsa, onların bu “korunma” içgüdüsü de güçlenir. Tabii kurum bulunduğu ortamda, yani toplumda, başkaları arasında ne kadar güçlüyse, bu şekilde “korunma” eyleminde de o kadar başarılı olur.

sanı # 1


güven
bir de özenle yapılmış
omlet ve çok koyu
kahve içersem
hem cinsiyetsiz
hem de olabildiğine sağlam
bir erkeğim bugün:
bu akşamı bilemem.

art: gottfried helnwein

the plan



there m u s t be A plan planned.

mesostics

http://mesostic.com/

saklı mesostic # 1


4’11’’
Gülerdi
John Cage:

Beyhude sadece
bir kelime
bir şey
anlatamadığım
açıkça.


art: Lars Henkel.

4'33''



Syntax, like government, can only be obeyed. It is
therefore of no use except when you
have something particular to command
such as: Go buy me a bunch of carrots.

Ağustos 28, 2009

.

ekşisözlük: kafasına göre kullanıcıların statüsünü değiştirip haber dahi vermeyen neo-faşist ulusucalcı cephenin kendi postallar kendi götüne kaçası moderatörlere sahip ilim irfan yuvası. nedense küfürle entry giren birçok orospu, orospu çocuğu yaşam formuna mantaral üreme fonksiyonu bahşederken sizin ayağınızı kaydırmak adına her fırsatı kollarlar.

ayrıca okumuş, okumamış, her türlü cahil türk öz libidinal yaşam formunun muhakemeli eleştiriden yoksun olduğunu ve aslında anasının dizinin dibinden ayrılmadan başparmağını emmeye devam etmesinin daha hayırlı olacağını da her gösteren şey.

Žižek: Aşk İblisin Adı yahu



meşkse tadı.

g # -1



kenneth aymıştı. oturdu sabahtan akşama kadar yaklaşık çok gün ve gece the new york times'ın 2001 senesinin herhangi bir salı günki sayısını olduğu gibi kopya etmek için eylemlendi. canını sıkıyor, acı veriyordu bu edim ona. ama becermeliydi, yoksa içindeki güç istencini nasıl dindirecek ve belki bir ihtimâl yok edecekti? didindi ve becerdi. yaratı icrasını kopyanın ve yaratıcılığın ötesine taşıdı. hattâ, derrida'ya selâm da çaktı belki, metni özümsemeden hazmederek ötesine geçti. bu noktada sökücünün dili tutulmaz, kesilir ancak, kökünden. ne gözlemci, ne yaratıcı, ne de metindir artık o. öznelikle hareket edip, nesnelik safhasını doğrudan öznelce yaşayıp, sonunda ifade edilemeyen olmayı becermiştir belki de. cabası bu benim g ö r ü ş açım. kendisi de bahsediyordu, en azından haftalık geçim kaynağına erişebilmek adına meta'nın kapı'larından, otomatik olanlardan kim bilir, atiklikle geçip, çoktan belirlenmiş üstyapıya güzel görünecek san'atlar üretmeli, kimilerini eğitmeliydi. para: hem arzu nesnesi, hem de öznenin bizzat kendisi, ama her ne kadar kuyruğuna sakso yapmak isteyecek bir köpek gibi görünse de, nasıl bir kuantuma tabiyse kendini daha çok üretmek isteyen tek arzu nesnesi, metanın penisli sahibesi, kısır sahibi, nasıl oluyor da beni bu hâle sokuyor diye sormaya çokçoğumuzun haz adına götü yemez elbette. ancak isyankârlığın fetişyen maceraperest yanıyla kendini oylumlayacak sanan birkaç plastik fantazmamız öyle yapıyor gibi duruyorlarda, en azından kendilerine mâl oluyorlar, kamu dursun zaten kenarda: kamu dildoyu satar: ancak gürûlaştığın medyumda kullanmanı sağlar ama cemaate karşıdır. öyle bir anda goldsmith geldi hatrıma işte: istediği kadar gelebilir: bir yaratısızlık örneği olarak yaratıcılık. bu'nun arzu nesnem olmadığına eminim. viva 4'33''.

Ağustos 27, 2009

beni yanlış öptüler

içerden

Tümceler adı üstünde olsalardı o kadar da zorluk çıkarmazlardı, biz de çoğu zaman sadece şekil yapmak zorunda kalmazdık. Kaldı ki sabah akşam ıkınıyoruz manâyı aktaracağız diye, tümce ya, cümle âlem eziliyoruz, peyderpey de gramerin tüm bariyerlerini aşıyoruz, arada, sırada, orada, burada, şurada ve daha kim bilir, tabiî ki şahsım, birçok yerde. Ama kimi zaman olan bu aralar sıralar virgülle ayrılması gereken şu bazenler bir türl tüme gidemiyor. Zaman, mekân düzlemi, sözde : keturum etke.işte tam da şu zaman ve mekân ve sitcomların çok sevdiğim birinden öğrendiğim çokça ama adı sıfatı bir boyutların orasında bir yerde, tam da o tüm sistemden ayrı ama bileşik, durmuş gibi yapan ama ivmenin cevheri devinimin kimcesi olan şu ânda ben bu cümleyi bitiriyorum. Çünki adı çok çeşit olan ana ve babaerenlerin anlatmaya kalktığı ve bir bakıma, en azından gerçekleştirme açısından, sıçtığı o hem tamlık, hem de mevcudiyetsizlik, maddesizlik mecrasından hoş bir yatakta salındığımı hissediyorum. Zırvalıyorum da, ekseriya münferit edimim, ama asla tek kişilik değil, zira metalık oluşatımı serince kaplayan parkitüllerden mütevellit bir oluş değiyor bana.

Saç ,suret, saçıldı.

Ağustos 26, 2009

içten

gece gece kesik kesik hoşuma gider bazen, ne olduğu mühim değil, o sezgi işte. o hissiyat, vuku bulmaya dahi gerek duymaz, ordadır ve aslında mevcudiyeti o kadar da mesel değildir, hem vardır hem yoktur düz hesap- ya da tanpınar'dan alıntılayacak olursak 'ne içindeyim zamanın, ne de tam olarak dışında'. bu bitmeye yakın ikinci paket camel'ımdan yarım litre dondurma üzerine ağdaladığım harbi keyf sigarası eşliğinde dengue fever'ın bir kamboçya popüler musikisi dökümenteri, son kıratımız, çok karatlık yapıtı sleepwalking through the mekong üzerine iki kelâm etmek isterdim ama başka türlü bir şey benim istediğim ne ağaca benzer, ne de buluta da demiyorum: edIT'ın Crying Over Pros for No Reason'ını taktım siberpikabıma glitch'lerden duman duman yayılıyorum, süzülüyorum, bu arada oraya dek yayılabiliyor muyum? şu kabala meselinde niqqun ya da tanrı esrimiş/çekilmiş de yer yaratmış ya bizlere, o denli bir ruhsal geliş yaşıyorum: über cum over over-soul hesabı. sarmal spiral atmosferime yayılırken oraya da geliyor muyum? ben eminim bilinmezlik/kestiremezlik yasasının yumakbaşı tüm boyutlarda aurama teğet geçen tüm atomaltlarıyla aynı anda geliyorum: orgasm: sadece bir kelime. daha da ötesi olduğuna sadece inanmadık. kârımıza ağlıyoruz. ağlayalım: kâr, yitik. etkemiz şaştı, beşeriz ya. iki lafı da bir araya getirme güdüm olmadı hiç1zaman. E., demişti kelimelere hakkını vermiyorsun diye. Sadece Noodle istiyorum, tercihen sebzeli, dışavururum soya damlalarımı. fetva vermek değil sebebim. sadece gece gece hoşuma gidiyor bazen, her ân. sebebinin sen olduğunu ve oldukça basit olduğumuzu ve bunun da donmuş 1 ekstra boy nutella kadar hoşuma gittiğini... iyi ki.

son derece güzel arzularım var: sırtımda meşe kırdırmak, bileklerime topuk taktırmak, alnıma ağda koymak, şöyle sıpsıcak ve göbeğimi yayıp patlamış mısır yemek. tv'de hitchock dönsün ve zizek rica etsin: bir kahve daha alabilir miyim.

Ağustos 20, 2009

love your inner lesbian


Stonewall has launched a new campaign to celebrate lesbians and encourage women to take better care of themselves.

Half of lesbians under the age of 20 have self harmed in the last year, and lesbian and bisexual women are five times more likely than women in general to have a problem with drink and drugs

The Love your inner lesbian campaign encourages lesbians to think more carefully about their health. It is part of a wider campaign to encourage women to talk to their doctor if they have any concerns.

Love your inner lesbian marks the culmination of a series of projects and initiatives designed to raise awareness about the needs an experiences of lesbians and bisexual women. We need your help to spread the word!

Ağustos 18, 2009

Bosphorus Graffiti Magazine


Zamanında sergi olmadığını manifest eden 1 sergide bir evsizi canlandırırken bayağı 1 kafa olup gidip katılımcılardan cİNS'e zorla elimdeki küçük not defterine bir şeyler karalattırmıştım, şimdi voltran olmuşlar ilk grafiti dergimizi çıkarmışlar, anarko gönüllerine sağlık.

http://www.myspace.com/bosphorusmag

yazmasa olmazdı.


sabah sabah masamdaki betty ween yadigârı fincan altlığına bakarken hatırladım, bakıverdim, az dinledim, çok okudum, özledik arada kalancaları.

http://gulusturkmen.wordpress.com/

Ağustos 17, 2009

on education and growth

Latin Americans are relatively educated, so why has their economic growth lagged over the past four decades? This column attributes the disappointing performance to the difference between educational quantity and quality. Schooling is relevant for economic growth only insofar as it actually improves cognitive skills, and Latin American economies have lagged in terms of educational quality

Ağustos 15, 2009

toward poetry as a practice

Implicit in Abramson’s view of poetry, this spectrum is historical time. We are moving away from poetry as a literature – let alone as a canon – toward poetry as a practice, not so terribly different from mindfulness meditation (or maybe mindfulness meditation turned inside out, towards words rather than away from them). Not that vestiges of the older ways won’t linger on – they always do – but their role going forward can only be much less forceful, less hegemonic. Who cares ultimately if the SoQ monopolizes all the prizes in the world? You still have your notebook & your text. There are many more avenues today than there were just five years ago to get your work to your friends, what with Lulu & e-publishing. And do you really need to reach more than your friends?

Ağustos 07, 2009

obama the joker


Racial insensitivity aside, a more fundamental objection to the poster is that it is not very funny. Successful satire draws attention to aspects of a politician's persona that are recognisably there: George Bush-as-cowboy was a connection acknowledged by both his supporters and opponents, even if they disagreed about the implications. The connections between the Joker and Obama are far more obtuse – the president's measured tone hardly makes him an obvious candidate for agent of chaos. In any case the character's anarchist charisma is quite at odds with the charge of Big Brother authoritarianism the poster levels at Obama. Should the image gain any continued traction, then, it will be as a blunt locus of demonisation. For the time being, though, it seems that more Americans see their leader as the good guy.

Reblog this post [with Zemanta]

superdyke


"Yes, she's a lesbian. She's also a redhead. It is an element of her character. It is not her character. If people are going to have problems with it, that's their issue," he told Comic Book Resources. "Frankly, she should be judged on her merits."

cyberwars

Widespread internet attacks that hit services at Google, Facebook and Twitter on Thursday could have been the result of an online assault against a single blogger.

According to senior industry figures, the strikes that affected hundreds of millions of web users around the globe on Thursday were part of an attempt to damage just one individual - a controversial Georgian known only as Cyxymu.

r.i.p

Ağustos 05, 2009

anti-obama cult





http://www.izo.com/

http://www.tabletmag.com/news-and-politics/11908/in-doubt%E2%80%99s-shadow/

http://www.noisebot.com/communist_obama_t-shirt.htm?gclid=CPHmsJuC9psCFZgU4wodhCMK9g

where's the line with you?




..is this an irony that negates, or analogy that affirms? joker is much more innocent than politics in its entirety. is barack that joker? that anarchist? or rather, is he a smart guy that would save planet earth's ass? is he one with his nation (all the fucking world population) under one god? or, is he the godot? from any vantage point, all I grasp is but nihil est. dulce et decorum? pro what what? ultima necat? or, not?

Ağustos 04, 2009

Woolf on Cinema

A kiss is love. A broken cup is jealousy. A grin is happiness. Death is a hearse. None of these things has the least connection with the novel that Tolstoy wrote, and it is only when we give up trying to connect the pictures with the book that we guess from some accidental scene -- like the gardener mowing the lawn -- what the cinema might do if is were left to its own devices.

Ağustos 02, 2009

Smoking, Lies and the Nanny State


Birincisi bilinçlenmek, yani gerçek olguları öğrenmek.

İkincisi, o olguların sergilendiği adaletsizliği anlatmak. Bıkmadan, usanmadan, "kimse kimsenin adına konuşmamalı" söylemine aldırmadan anlatmak.

Üçüncüsü mücadele etmek, her yolu deneyerek mücadele etmek, imza toplamaktan boykota, ve her nevi sivil itaatsizliğe başvurarak.

Ve son adım: Tüm bunları yaparken zevkten ve eğlenceden vazgeçmemek.


http://www.joejackson.com/smoking.php